Thursday, December 24, 2009

bana seksin resmini çizebilir misin vol. II




evet arkadaşa ulaşıldı, biletler alındı, tren garında bi kıllık çıkmazsa yarın münih'ten bildiriyor olacağım. yok ya ne bildiricem meri krismıs diye gezerim en fazla. dönüşte bildiririm artık. amaaa gitmeden içimi dökmesem olmazdı. evet gündemi fazlasıyla meşgul eden nihat doğan kanka'nın "beni baştan yarat" hadisesine el atıyorum. o ne endam o ne güzellik! eskiden paintbrush'ta çizilmiş bir gül kıvamındaki duygusal açıklamaları ve köşelerde ağlamasıyla emo akımını sadece manevi olarak destekleyen nihat kardeşimiz, en sonunda imajıyla da bu akıma gönül vererek hepimizin gözünde yüksek bir mertebeye ulaştı. emo kahkülüyle yetinmedi, emo kazağıyla da imajına destek vererek emocore bi insan haline geldi. oh so modern! (madırn diil modern diye okuyunuz). peki böyle batının çılgınlıklarına kapılıp vatanını, milletini, özünü (mikrofona iyice yaklaşıp bağırarak) GELDİĞİ TOPRAKLARI unuttu mu dersiniz? yoo dostum yoo. 1071 adlı hit çıkış parçası türküsel başlayıp araya rap alıyo olabilir, ama bu şarkının içinde milliyetçilikten ekmek yiyici girişimler ve cihat propagandası olmadığı anlamına gelmez.

bizi şaşırtmaya devam ediyosun niho. sakal gibisin, kestikçe daha gür çıkıyosun (her ne kadar bu kendi sakalların için geçerli olmasa da). nihat doğan sineması yeni başlıyor. türkiye seninle gurur duyuyor.

Wednesday, December 23, 2009

malizm

duyurdum ya buralardan münih'e gidiyorum bilmemne diye daha elimde bilet yokken... böyle patladı işte. aslında yarın gitmem lazımdı. nolucak şimdi bilmiyorum. şapşal arkadaşım sabahtan beri telefona çıkmıyo. şu saatte bilet var aliyim mi diye aradım, haber alamadım. internette biletle birbirimize bakıyoruz. biletler tükenene kadar da bakıcaz gibi görünüyo. böyle mal bi durum olamaz. kız öldü mü, kaldı mı, telefonunu mu çaldırdı yoksa sadece şapşal olduğu için mi telefonuna bakmıyo bilmiyorum. sinirleniyorum ama. yarın napıcamı bilmek istiyorum, gidicek miyim kalıcak mıyım nolcak... evlerine gidicem diye hediye mediye de aldım bugün.

delireceğim.

Monday, December 21, 2009

bana seksin resmini çizebilir misin?



burda çizilmişi var.

o resmin sağ alt köşesindeki yazı ne ya zümrüt yazısı gibi ahaha

nişanlandı bu bi de utanmadan.

gene hasta olma arifesindeyim de, şifayı jensen'ın güçlü kollarında ve kaslı poposunda buluyorum.

hasta olmamam lazım. haftaya almanya'ya gidiyorum. noeli bi arkadaşım ve ailesiyle geçiricem. gerçi en olmadı annesi çakar bana ordan bi anne yemeği, anne çorbası, kendime gelirim. o zamana kadar ders çalışmam ve buraların karlı havasından mümkün mertebe sakınmam gerekiyo. deeeerrrssss.

woody allen'ın son filmi whatever works'e gittim geçen hafta. çok eğlenceli, çok komik, çok güzel diyaloglarla dolu bi film. çok sevdim. izlemeyenin üzerine öksürürüm. bi de geçen gün "in search of a midnight kiss" diye bi amerikan bağımsız sineması filmi izledim. o da güzel ve değişikti.

şu saç düzleştiricisinin saçın uçlarıyla cinsel ilişkliye girmeyenini yapamıyolar mı ya? dün değişiklik olsun diye kırk yılın başı saçımı düzleştiriyim dedim, şu an çarşıdan aldım bir tane, düzleştirdim bin tane şeklinde saçlarım, kırılarak çoğalıyolar.

hadi ben yatak istikametinde kaçtım. öpmüyorum, hastayım

ya da

bi gün unintended'ın bana ciddi ciddi dediği gibi:

- hadi görüşürüz. öpmüyorum, hastasın
+nası yani?
-e ben de mi hasta oliyim??

EVET.

Saturday, December 12, 2009

akşamdan kalma cumartesisi



dün akşam ev arkadaşlarım ve unintended adlı ex blogger'la dışarı çıktık. dansettik mansettik. ev arkadaşlarımdan alman olanı her zamanki gibi gecenin ortasında kayıplara karıştı. kendisinin veda etmeden ortamı terketme gibi ilginç bi huyu var. bi keresinde "bi saniye biramı tutar mısın" diyip yok olmuşluğu var. ciddiyim. avusturyalı olan ev arkadaşım öyle diil, o bizle dansetti. sonra unintended buralarda ingilizce hiphop yaparak para kazanmaya çalışan afrikalı bi adamdan bi sonraki klibinde oynaması için teklif aldı. bugün kendisinin önceki klip çalışmalarından güzide bi parça izleyip unintended'ın orda üzerine para fırlatılan dudakları kör edici parlaklıktaki bikinili kızlardan biri olması fikriyle eğlendik.

bar kapanınca ve çalışanlar bizi postalayınca ev arkadaşım eve gitti, biz de unintended'la cebimizdeki son paraları birleştirip yemek yedik. içki sonrası sabaha karşı çok acıkmışken yenilen yemek dünyanın en güzel yemeği olabilir. dönerciler olmasa burda aç kalırdık heralde.

bugün de bir akşamdan kalma cumartesisi klasiği olarak 4'te uyanıp bizim ordaki pizzacıdan bol sarmısaklı, ıspanaklı, peynirli ve mısırlı pizza aldım, komik videolar eşliğinde afiyetle yedim ve litre litre su içtim. herhalde içki içme işlemi esnasında bolca su tükettiğim ve eve gitmeden önce yemek yediğimden olsa gerek başım ağrımadı ama tabii ki aptal gibiydim. akşam çıkmak falan pek güzel de ertesi günün komple yalan olması bazen üzüyo beni. yarın da her pazar olduğu gibi "akşam saat 8e kadar istatistik ödevimi teslim etmeliyim" stresiyle ödevi bitiricem. o esnada ev arkadaşlarım pazar günü miskinliği tadı yakalicaklar.

bu her hafta günlerce ödevini yaptığım istatistik çok korkunç bi ders. tahtaya kalkıp soru çözüp hocanın yöntemin hakkındaki sorularını cevaplaman gerekiyo. bana henüz sıra gelmedi ama her seferinde aha adımı söyledi söylicek stresiyle ter döküyorum. ter döküyorum derken mecazi anlamda diil, bildiğin terliyorum. lisede sözlüye kalkmaktan fena bi durum.

incilerin efendisi başak'tan yine uzun süredir haber alınamıyor. yakın bir zamanda yeni incilerle aramıza dönmesidir dileğim.

he bu arada anarşikle 2 haftadır konuşmuyoruz. en son 2 hafta önce görüştüğümüzde bişeye bozuldum tripcinas ayrıldık, o zamandan beri aramadı ben de aramadım, bu şekilde yalan olduk yani. şu anda "savaş-kaç" mekanizmasının "kaç" kısmının verdiği ağırlıkla ev arkadaşımı bile aramıyo (aslen ev arkadaşımın arkadaşı kendisi). ben de yeni maceralara yelken açıyorum desem yalan olur bi boka yelken açtığım yok zira. geçenlerde sokakta biriyle çarpışıp kitaplarımı düşürerek tanışma ihtimalimin akşam çıktığımda kayda değer biriyle tanışma ihtimalimden daha yüksek olduğunu farkettim. insanlar nerde tanışıyo merak ediyorum. bileniniz varsa bana anlatsın ok tşk kib byz

Monday, November 30, 2009

(esneme efekti)

prezentasyonuma çalışmak istemiyorum. prezentasyonuma çalışmak istemiyorum. prezentasyonuma çalışmak istemiyorum.

ayrıca

istatistik, senden ağır tiksiniyorum.



bu ne ya?!?! bi harfin üzerine bu kadar gelinmez ki!

Thursday, November 26, 2009

düşünce gücüyle güneşe gittim

istatistikte regresyon analizi çalışmak istemediğimden dolayı bu nacizane blog yazısıyla çalışmalarıma ara veriyorum. bi nevi kaçıyorum yani. evet.

griffith yaşlı tonton bi amcayla olan sevimli bi anısını anlattığı yazısıyla gönül telimizi titretirken benim de serbest çağrışımımı tetikledi. ben de amca gördüm, benim de anılarım var:

3 sene önce falan, bi hastanenin psikiyatri polikliniğinde staj yapıyodum. çok ekşınlı bi staj diildi, hastalar genellikle depresyon şikayetiyle geliyodu ve sadece ilk geldiklerinde benim için ilginç olabilecek bişeyler duyma fırsatım oluyodu. tekrar gelirlerse eğer, psikiyatristle ilacın etkileri üzerine konuşup gidiyolardı, ikinci görüşmeler benim çok işime yaramıyodu.

gene bi gün, hastanenin bahçesinde oturuyodum. "ruh ve sinir hastalıkları hastanesi olsa daha çeşitli hastalar görürdüm, bi önceki staj daha iyiydi ya daha çok şey görüyodum, öğreniyodum" diye düşünürken yanıma bi amca oturdu. 70 yaşlarında. havadan sudan muhabbet açtı. havalar da ısındı evet heh heh. bi sigara yaktı, sonra bana dönüp "sen içmiyosun di mi kızım bak çok zararlı" dedi.

- e amca öyle diyosun ama sen kendin içiyosun
+ benim içmem lazım. vücudumun ihtiyacı varmış doktor söyledi.
- hehe nasıl yani? (amca benle kafa buluyo heralde diye suratını inceliyorum. gayet ciddi devam ediyo)
+ ben önceden geldim bu hastaneye, ciğer röntgeni çektirdim, doktor senin vücudunun nikotine ihtiyacı var dedi, günde iki paket sigara yazdı bana.


(uu beybi, olaylar ilginçleşmeye başladı.)


+ burda beyin tomografisi de çektirdim ben bi kere. benim beynim çok farklı bi beyinmiş. bilgisayar beyni gibiymiş. çok farklı çalışıyomuş.
- hmmm?
+ evet. ben düşünce gücüyle güneşe gittim geldim. kimse inanmadı bana. sonra mahçup oldular.
- düşünce gücüyle güneşe nasıl gidiliyo?
+ ben gittim. konsantre olmak gerekiyo. herkes gidemez. ben gittim ve döndüğümde dedim ki güneşin dışı sıcak ama içi soğuk, buz gibi. inanmadılar bana. sonra bilimadamları kanıtladı.
- güneş çok sıcak diil mi, yanmadınız mı?
+ düşünce gücüyle gittim ya o yüzden yanmadım
- anladım.
+ sonra inönü'ye mektup yazdım. meclise mektup yazdım. çok derin şeyler dönüyo. her şeyin bilinmesini istemiyolar.
- kim onlar?
+ bazı güçler var. biçok şeyin bilinmesini istemiyolar. konuşmamı istemediler. beni savaşa yollamaya kalktılar. ben savaşa gitsem ölürüm. beni tehlikeli gördüler yok etmek istediler.
- hangi savaş bu?
+ ikinci dünya savaşı. türkiye'nin ikinci dünya savaşına girmesini kim engelledi biliyo musun?
- kim?
+ bu karşında duran zat-ı muhterem! (bu cümleyi çok net hatırlıyorum) inönü'ye, meclise mektup yazdım öyle engelledim. (burda uzun uzun ne yazdığını anlattı ama hiç hatırlamıyorum 3 sene oldu malum)

(aralarda hatırlamadığım muhabbetler geçti, bi şekilde konu değişti)

- siz neden hastaneye geldiniz?
+ röntgen çektirmeye geldim. burası çok iyi bi hastane, çok iyi doktorlar var
- ben de psikiyatri'de staj yapıyorum. orayı gördünüz mü hiç? orda da çok iyi doktorlar var (nası çaktırmadan dürtüklüyorum bilinçaltını şşşş :P)
+ yok görmedim


gene aralarda hatırlamadığım muhabbetler sonucunda bana aynı zamanda ozan olduğundan bahsetti. şiirler okudu. şiirlerinin sonunda kendi adını kullandığı "aşık x der ki" şeklinde kısımlar vardı. derken röntgen saati geldi, gitti. ben de uzun zaman sonra tekrar son derece renkli bi şizofreni tablosu görmüş olduğum için hevesle DSM IV'teki şizofreni sınıflandırmalarını okumaya koyuldum.

Wednesday, November 25, 2009

biri bana bunu açıklasın




trt "darwin'i bitiren balık" diye haber yapıyo. linki de aha burda. şimdi:

- 400 milyon yıldır evrim geçirmemiş bi balık bulundu diye evrim teorisinin (daha doğrusu darwin'in) bittiğini açıklamak nasıl bi habercilik anlayışıdır? her canlının her yerde aynı anda evrim geçirmesi mi gerekir? teoriyi yalanlamadan önce bi okusaydınız keşke.

- "evrimciler bu balıktan evrildiğimizi iddia ediyolar ama balık duruyo demek ki teori BOŞA ÇIKMIIIIŞ" demek, "maymundan geldiğimizi iddia ediyolar ama ben geçen gün maymun gördüm evrilmemişti demek ki bu da BOŞA ÇIKMIIIŞ" demekle aynı şey. allah akıl fikir versin.

- resmimizin sağ üst köşesine bakıyoruuuz. baktık mı? trt ne zamandan beri adnan hoca'cı? ne zamandan beri devlet televizyonunda harun yahya kaynaklı haber yapılıyo?

sözlükte konuyla ilgili on numara bi yorum var buraya alıntılamak istiyorum:

"ha bir de simdi gordum, zaten haberin yayinlandigi program habere dogruymus. e onlar da habere dogru daha bayagi bir evrim gecirecek ki haber yapabilmeye baslayacaklar bir gun."
(arch101, 24.11.2009 22:31

Tuesday, November 24, 2009

mütemadiyen uykusu olan bi insanım

geçtiğimiz haftalar mı çok doluydu yoksa ben mi bi şekilde zamanımı daha iyi kullanabilmeye başladım, nası oldu bilmiyorum ama biraz rahatladım bu aralar. gene yapıcak işlerim var ama arada yapmak istediğim diğer şeyleri de yapabilmeye başladım. tahtalara vurunuz.

dün 500 days of summer'ı izledim, çok beğendim. dvd çekimi çıkmış, indirin izleyin. hikaye çok güzel, anlatım şahane. aynı zamanda da eğlenceli.

bugün öğretmenler günü ve freddie mercury'nin ölüm yıldönümü. öğretmenler günü kutlu olsun ve freddie mercury huzur içinde yatsın.

ayşe arman çok bayık bi scarlett johanson röportajı yapmış. sabah bilgisayar başında gözlerimi ovuşturarak ayılmaya çalışırken unintended hışımla röportaj linkini yolladı (hışımla link yollamak) ve scarlett'a saydırmaya başladı, ardından da o kadın dünyada var oldukça diğer bütün kadınların kendilerini "küçük hüsniye" gibi hissediceklerini iddia etti. hüsniye burda hüsamettin'in dişi versiyonu olarak kullanılmıştır. unintended "şu dünyada scarlett johanson dışında kimsenin kötülüğünü istemiyorum" demiş bi kişidir. bu arada hanım ablamız romantik komedilerin demirbaşı olan ryan reynolds'la evliymiş. o adamda da ne six pack varmış arkadaşım. magazin servisinden unintended sağolsun haberdar etti beni. bu ilginç görüntüler ve geyik röportaj sonrasında hala uykulu olarak "he oldu o zaman ben derse gidiyorum" diyip evden çıktım. hala da ayılabilmiş diilim. neden bilmiyorum ama çok yorgunum. derste gözlerimi açık tutamayınca kalkıp tuvalete gidip yüzümü yıkamak zorunda kaldım. sonrasında da "neden böyle yorgunum? yorucu bişey de yapmadım dün, ulan domuz gribi olmayayım?" diye paranoya yapmaktan da geri durmadım.

domuz gribi demişken, geçenlerde babam telefon edip domuz gribine dikkat etmem gerektiği konulu uzun bi konuşma yaptıktan sonra ağzımı burnumu maskeyle kapatıp gezmemi önerdi. her ne kadar olaydan ödüm patlasa da sokaklarda rahmetli michael jackson gibi gezmeye henüz hazır diilim. toplumsal endişelerim sağlıksal endişelerimin önüne geçiyor sevgili çilekli milkshake'lerim.

Thursday, November 19, 2009

yapmak istediğim şeyler var

mesela odamı toplamak ve hala bişeylerin içinde duran ıncık cıncık minik eşyaları gerektiğinde bulabileceğim şekilde yerleştirmek. odam için aldığım posterleri ve asmak istediğim resimleri asmak.

eski günlerdeki gibi bol bol film izlemek

görüşmek istediğim insanlarla görüşebilmek, uzun zamandır görüşemediklerimi tekrar görmek

ayakkabılarımı temizleyip düzenlemek, kıyafetlerimi yerleştirmek

arada bir hiçbişey yapmak zorunda olmamak

daha çok blog okuyabilmek

ders kitabı dışında kitap okuyabilmek

almancamı geliştirmek için bişeyler yapmak

...


burda sırp bi arkadaşım var, ne zaman buluşsak 1,5-2 saat bi kahve içeriz, sonra mutlaka ders çalışmaya eve gitmesi gerekir. bu bana hep garip gelmişti, çünkü ben biriyle buluştuğum zaman ona ayırıcak daha çok vaktim oluyodu, dersimi çalışıp gidiyodum vs. ama okul gerçek anlamda başladığından beri ben de aynen böyle oldum. kalkıyorum, ayılmaya çalışırken internette bişeylere bakıyorum, sonra okula gidiyorum, okuldan dönüyorum ve okulla ilgili yapmam gereken şeyleri yapıyorum. ödev oluyo, ödev olmazsa ertesi gün gideceğim derste anlatılacak yerlerle ilgili notlara bakıp bilmediğim kelimeleri çıkarmam gerekiyo, o da olmadı kaçırdığım bi derste anlatılan yerleri çalışmam gerekiyo. mutlaka yapıcak bi şey oluyo. belki arada bi dizi izliyorum, biraz internette geziniyorum, sonra rutinime dönmem gerekiyo. o yüzden bloga da çok bakamadım bu aralar. ders çalışırken de anlatılanları öğrenmek ya da akla yerleştirmek kısmına gelmeden önce "anlamak" kısmı söz konusu olduğundan baya uzun sürüyo.

yarın dersten sonra burdaki yakın arkadaşlarımdan biriyle buluşucam. bikaç saat takıldıktan sonra, aynı o zamanında anlamadığım arkadaşım gibi, evime dönüp ödev yapmam gerekiyo. istatistik gene bütün haftasonumu yicek gibi.

anarşik yarimle (ki kendisi "yarim" diil ama neyse)durumlar aynı, devamlı bi protestoya bişeye gidiyo, ben de ders çalışıyorum katılım gösteremiyorum artık o olaylara. dolayısıyla daha az görüşüyoruz, görüştüğümüzde de pek derin muhabbetlere girmiyoruz. başka şeylerle meşgul olduğumuzdan dolayı derin muhabbetlere girmediğimiz anlamı çıkmasın, öyle şeyler de yapmıyoruz. acaipiz biraz. evet. dün geldi sağolsun eşyalarımı kurmama yardım etti saatlerce. noluyoruz böyle bilmiyorum, ama çok iyi çocuk.

neden adam gibi bi ilişkim olmuyo ühü diye mızıklanıyodum, ama bu tempoyla ilişki falan baya kasardı. ben daha kendime zaman ayıramıyorum ve bu daha ne kadar böyle olucak bilmiyorum. galiba biraz da bu yüzden bu avusturyalılar senede 2 ders alıp okulu 10 senede bitiriyolar.

domuz gribinden çok korkuyorum bi de ya, "başıma gelse bana kim bakar, fenalaşsam kim hastaneye götürür, çok bulaşıcı diye kimse yaklaşamaz bana" diye düşünüp bunalıma giriyorum. birlikte sunum yapıcağım kızlardan biri domuz gribi oldu geçenlerde. şimdi iyileşmiş ama, öyle dedi.

neyse şimdi yatmak suretiyle bu eğlencesiz ve durum raporu kılıklı yazıyı bitiriyorum. herkese iyi haftasonları!

Monday, November 9, 2009

insanın kendini bilmesi güzel bişey



mesela bu arkadaş gibi.

etrafımda konuşulanları anlamıyorum laaağn salak mıyım beeen salak mıyııım diye komplekse girip düzenli olarak avustur televizyonu izlemeye başladım. dünyanın en kötü dizilerini ve en klişe sahnelerini, en suratına su çarpmak suretiyle verilmiş "ağlamış izlenimleri"ni içimdeki bambaşka almanca aşkı uğruna izliyorum. oh mein gott!

son zamanlarda hayatıma neş'e katan şeyleri paylaşmak isterim siz sevgili bloggillerle:

(varan 1) geçen gün unintended'la bir james mcavoy filmi izlerkene filmdeki kadın james mcavoy'u reddedince sinirlendik ve teyzesel bir şekilde ekrana çemkirmeye başladık. "james mcavoy'u bulmuş da reddediyo, bu james mcavoy'a yapılır mı gerizekalı mısın" vs... o sırada, evet evet tam da o sırada, unintended şöyle dedi: "yaa biz burda afrikalı çocuklar gibiyiz, karının yaptığı harekete bak!"

(varan 2) trivial pursuit diye bi oyun var böyle bilgi yarışması gibi, takımlar halinde oynanıyo, kartlardaki soruları bilerek ilerliyosun. oyun esnasında geçen bir diyalogtan bir kuple:

x: soruyu okuyorum: "milattan önce 327 yılında yazdığı şiirlerle ünlenmiş bir şairimiz olan..." ahaha şairİMİZ dedim yaa
y: haha nereye şairİMİZ yaa milattan önce!?
z: evet abi trivial pursuit MHP Edition oldu bu

z'nin yorumundan sonra oyuna bir süre ara vermek durumunda kaldık. ÇÜNKÜ ÇOK GÜLDÜK TAĞAM MI??


(varan 3) dün bizde kalan unintended adlı cisim sabah 9'a alarm kurup o alarmı saat 10'a kadar düzenli olarak erteleyince her alarm çalışında "ımmmmmmmh" diye mızıklanarak yorganı kafama geçirdim. peki bunu yaparken bunun farkında olmamam ve olanları uyandıktan çok sonra hatırlamam?

*flaşbek: olay anı!*

alarm: diridiri lilili dirilili dirilili dirilili dirilili
ben: ııımmmhhhhh! (yorganlı atraksiyon)
unintended (yarı uykuda): neden yorganı kafana geçiriyosun?
ben (son derece uykuda): yapmıyorum öyle bişey, sen uyduruyosun onu.

evet unintended'cım, bugün uykumda senin halüsinasyon gördüğünü iddia ettim. uykumda bile iddialıyım.

Tuesday, November 3, 2009

evet

o cumartesi günkü cadılar bayramı partisi o kadar yalan oldu ki o kadar olur. hala hayatımda hiçbi cadılar bayramı partisine katılamamış olmanın verdiği acıyla yaşıyorum. bundan sonra önemli partilerden önce "bizde bikaç arkadaş toplanıcaz yemek yiyip şarap içicez oturucaz" adı altında düzenlenen ve aslında "hooop vodka shot hooop ramazotti shot hooop bilinmeyen cisim shot" temalı olan davetlere katılmadan önce iki kere düşünücem.

anarşik yarimin benden 3 yaş küçük çıkması bir yana dursun, hala aklının inceden 1 sene önce ayrıldığı eski kız arkadaşında olduğunu öğrenmem bende bir "olduozamaniygünneeeer" etkisi yaratsa da "ulan zaten hep tek hep yek durumundan gına geldi, arada buluşup kahve içmeye sinemaya falan gidiyoruz, sarılıyoruz filan iyi geliyo, liseli gibi takılıyoruz zaten, ani kararlar almasam da olur" şeklinde düşünüyorum şimdilik. ama gene de yakındır yalan olmamız zira bundan da cacık olmaz. he zaten bu şehirde tanıştığım hangi adamdan cacık oldu ki? yoğurda doğrandığında işlevsel bir salata türü olma potansiyeli taşıyan insanların viyana'nın neresinde saklandığını öğrenmek istiyorum.

bu arada avusturya'da anarşi rüzgarları tüm hızıyla esmeye devam ediyor sayın seyirciler. şu anda yanılmıyosam 2 haftadır çeşitli şehirlerdeki üniversitelerin çeşitli amfileri öğrenciler tarafından protesto amaçlı işgal edilmiş durumda. bu amfilerin birinde bu hafta aldığım derslerden 2 tanesi başlicaktı ama protestolar yüzünden derslerin yeri değişti, çok abuk subuk biyere alındı. teee oralara gitmeye o kadar üşeniyorum ki anlatamam. bi yandan çok merak ediyorum bu amfi işgali daha ne kadar sürücek diye. bi de bu olay "eğitimin paralı olmasını protesto ediyoruz" diye başladı, tamam güzel evet, sonra "daha iyi eğitim olanakları istiyoruz" diye devam etti, evet o da olur, derken bi liste yayınladılar evlere şenlik.... "sınavsız, performans baskısı olmayan eğitim istiyoruz"dan tutun, "giriş sınavı olan bölümlerde erkek sayısı daha fazla, o testler erkeklere göre düzenlenmiş, %50 kız %50 erkek alınmalı"ya kadar vardı talepler. canları sıkıldıkça talepleri arttırmaya başladılar. avusturya eğitim bakanlığı bak senden bi tek ricam var o da ya şu eğitim parasız olmaya devam etsin ya da paralı olucaksa da ben şu anda verdiğimden daha fazla para vermiyim bak günahtır EU üyesi diiliz diye yapmadığınızı bırakmıyosunuz zaten (küçük emrah kaşları)

sizi geçen yaz başında çektiğim bu resimle baş başa bırakarak huzurlarınızdan ayrılıyorum ve diyorum ki yaz gelsin. yaz gelsin ve hiç gitmesin.

Saturday, October 31, 2009

sarhoşum dostlarım, sarhoşum sarhoş

of çok yoruldum. eve yürüdüm çünkü az önce.

peki eve kadar göt donduran viyana soğuğunda ellerim donarak taşıdığım pizzanın tam kapının önünde yere düşmesini kim açıklicak? sen söyle evladım, gözlüklü olan, evet.

yarın sonsuza kadar uyumayı planlıyorum.

cadılar bayramınız kutlu olsun. yarın bi cadılar bayramı partisine gidicem. hangi enerjiyle gidicem bilmiyorum zira şu an feci durumdayım. bi de giyinip şekilden şekilde girme mevzusu var ki... var. öyle özel bi cadılar bayramı kıyafetim olmadığı için emo olarak gitmeyi planlıyorum.

hürriyet'te okudum türkiye'de bi köyde emo görmüşler uzaylı zannedip dövmüşler çok güldüm. uzaylıları neden dövüyoruz ki? köycenek uzaylılara olan bu agresyon niye?

bu takıldığım çocuğun benden 2 yaş küçük olduğunu zannediyodum meğer 3 yaş küçükmüş. çüş. iyice yaşlı hissediyorum kendimi. evet james mcavoy'un karısı kendinden 9 yaş büyük olabilir, ancak bu demek diil ki ben kendimden 3 yaş küçük bi çocukla çıkabileyim. adı üzerinde çocuk. ben adam istiyorum. nolucak bilmiyorum o yüzden. adam gibi adam kalmadı şekerim aaaa.

yarın beni saat öğlen 1den önce arayan herkesi döverim. ya da dur telefonun sesini kapatiyim de efendi gibi uyuyim.

telering allah belanı versin ayrıca. ne biçim operatörsün? bütün gün deli ettin beni yok bağlantı hatası yok bilmemne diye arattırmadın kimseyi. karıma bile ulaşamadım.

holly'i özledim.

sevgili en son karşılaştığımız partide kız arkadaşınla gelmene rağmen utanmadan bana yazan adam,
nasılsın iyi misin? beni soracak olursan iyiyim. beni neden feysbukta ekliyosun? "hayır"ın neresini anlamadın? neden bir tane normal adam beni bulmuyo?

neyse. horrrrzzz.

Wednesday, October 28, 2009

anne ben anarşik oldum

şu anda islam tarihi hakkında almanca bi yazı yazmaya çalışıyorum. bu yazdığım güzide yazıyı sonra derste sunum haline getiricek olmam bünyemde gerilimlere yol açsa da şu anda almanca ağır bi yazı yazmanın verdiği gerilimle çok meşgul olduğumdan dolayı, onun bunalımına sonradan ayrıca girmeyi planlıyorum. bi de bu sunumu 3 kişi beraber yapıcak olmamız ve bu 3 kişiden birinin "her şeyi ben bilirim" havasında tutucu ve tutturukçu bi kız olması gerçeği var ki evlere şenlik.

şu anda aldığımız bir son dakika haberine göre almanca çok zor bir dilmiş ve grameri saç yolduruyormuş. eröristan cumhurbaşkanı ayem natyorfroyd avusturya'dan bildiriyor:

benim gibi 2 senedir burda olan yabancı bi arkadaşım var, ne zaman bir araya gelsek konu aynı yere geliyo: "ya biz ne zaman adam gibi almanca konuşabilmeye başlicaz?" bi de birisi sana bişey anlatırken anlamayıp "x ne demek?" diye sorduğunda "x, y gibi bişey" demesi, senin bu sefer "eee y ne demek ki??" diye sorman, karşındakinin de bu kelimeleri açıklamaya çalışması ve onların ingilizcesini bilmemesi şeklinde bi kabızlık reaksiyonuna girmek, burda her gün yaşadığım sıradan bir olay. teşekkür ediyorum.

burda geçen cumadan beri üniversitelerin paralı olmasını sağlicak olan yasa tasarısı protesto ediliyo. üniversiteler şu anda avusturyalılara paralı diil, 15 euro mu ne öyle bişey ödüyolar şaka parası gibi. ben eu vatandaşı olmadığımdan dolayı avrupa geneline bakıldığında çok cüzzi bi miktarda da olsa para veriyorum. şimdi bu yasa geçerse avusturyalılar para ödicek, ben de onların ödediğinin iki katını ödemek zorunda kalıcam, o yüzden gaz gaz protestolara katılıyorum. geçen cuma yüzlerce öğrenci olarak bi amfide toplanıp sabahladık, arada müzik çaldı gruplar çıktı dansettik bira içtik, arada bağırdık çağırdık falan ilginçti baya. cumadan bugüne kadar o amfiyi işgal ettiler dersler iptal oldu, olay ilk sıradan gündeme oturdu. bugün de yürüyüş vardı, bu sefer baya baya onbinlerce kişi sokaklara döküldü. ben de biraz yürüyüp bu islam tarihi ödevini yapmak için eve geldim.

ev arkadaşlarımın birinin alman bi arkadaşı var. onunla böyle sevgilisel potansiyeldeyiz kısa bi süredir. o da devamlı eylemde, devamlı isyanda. onun sayesinde bütün bu olaylardan haberdar oluyorum. gene alman buldum, nolucak bilmiyorum. hayırlıssssııııııı...

Tuesday, October 27, 2009

istiyorum!

kısır istiyorum!!! bana kısır yollayın!!!

evet gurbet ellerde canım türk yemeği çekti.

of olsa ne yerim yaaa!! ağzım sulandı ciddi ciddi.

Monday, October 12, 2009

hasta(sı)yım



supernatural çok süper bi dizi ve jensen ackles çok net hayatımda gördüğüm en yakışıklı adam. bakın da biraz gözünüz gönlünüz açılsın. buna baka baka gribi yenebileceğimi düşünüyorum.

evde kendi kendime uydurma çorbalar yapıyorum. artık iyleşmek istiyorum yeterin. bütün haftasonunu yatakta geçirdim lan! (tek başıma)

eliza'cığım da halime üzülüp üzüntüsünden grip olmuş, ona da çok büyük geçmiş olsun diyorum.

haftasonunda sıkıntıdan ölmememde family guy dizisinin büyük katkısı oldu. hakkını ödeyemem. onun dışında yer yer avustralya televizyonuna sardım gene, rove live izleyip güldüm. bikaç tane de film izledim. dünya üzerinde izlemediğim hollywood romantik komedisi kalmadı sanırsam. bi de biz burda biri 5 ay sonra "seni seviyor gibi olabilme ihtimalim var sanırım" gibisinden bişi dediğinde ağzından bal damlıyor zannederken bu tip filmlerdeki "1. gün: sana gıcık oluyorum. 2.gün: aaa ikimizin de en sevdiği film aynıymış hop aşık oldum nerde yüzük" paternleri müthiş. netice itibariyle ikisi de saçma ama bi tanesini izlemesi daha eğlenceli oluyo.

bugün, markası "kutup ayısı" olan bi öksürük şurubu aldım. yan etki olarak kış uykusuna yatırmadığını umuyorum, zira yarın bisürü dersim var.

Friday, October 9, 2009

"beni bildiğin çöpten almışlar ya"(*)

hep yazcam yazcam yazamıyorum. önce internetimizin yenilenmesini beklemem gerekti - ki zorlu bi süreçti, internetsizlik bende yoksunluk belirtilerine yol açtı, titreme geldi. bu yoksunluk belirtileri arasında birden bire nezle olmak ve sürekli salya sümük olmak da vardı. sonra da harıl harıl genetik sınavına çalışmam icap etti. neyse. kısa bir aradan sonra sizlerleyiz.

bu kısa ara esnasında hayatımın aşkını buldum. şaka lan şaka bulmadım. dağılın şimdi.

ya da durun durun gitmeyin bişi dicem.

yeni ev arkadaşlarımı çok seviyorum. en sonunda insan gibi ev arkadaşlarım oldu. bi tanesi avusturyalı bi kız, diğeri de alman bi kız. burda müze gecesi diye bi şey var yılda bi kere oluyo sanırım, bi tane bilet alıyosun gece 1e kadar bütün müzelere o biletle girebiliyosun. alman olanla ona gittik kültürden aşırı doz olduk çok güzeldi. sonra burda böyle bisürü müzenin olduğu bi alan var, oranın bi de meydanı var gençler takılıyo. tam müze gezmemize yemek molası verip müze alanına geri dönüyoduk ki o da ne? bangır bangır "beat it" çalıyo. burda bu akşam müzik yayını yoktu nerden çıktı derken bende ampul yandı deli gibi alana koşmaya başladım.

flashmob diye bi olay var. bi grup (genellikle büyük bi grup) insan bi anda toplum içinde tuhaf/ilginç bişey yapıp sonra hiç bişey olmamış gibi dağılıyolar. bi şekilde organize olup biyere gidip kalabalığa karışıp yapıyolar bunu. bu aralar michael jackson'ı anma amaçlı flashmob videoları dolaşıyodu youtube'da, bi grup insan birden bire kalabalık bi yerde "beat it" dansı yapmaya başlıyolar. ve evet duyduğum müzik de bundan kaynaklanıyodu. sadece son 2 saniyesine yetişebildiğim için çok sinir oldum. ciddi ciddi sinir oldum.

aynı insanların aynı gün içinde başka bi saatte viyana'nın başka bi yerinde sergiledikleri performans:



ben de "beat it" dansı öğrenmek istiyorum. ayrıca unintended'ın da benim de düğünlerimizde bi grup insanla beklenmedik bi anda senkronize thriller dansı yapma hayalimiz var. tabi önce adam bulmak lazım, sonra thriller da öğrenilir, takla da atılır.






(*)unintended'ın anne ve babasına benzememesinden dolayı çıkardığı sonuçtur.

Sunday, September 27, 2009

.

sarhoşum ve kalbim kırık. onun arkadaşlarıyla karşılaştım. dün de başka bi arkadaşıyla karşılaşmıştım noluyo ya? "ayrılmanız çok kötü oldu biz seni çok sevmiştik" dediler. biz gene de buluşalım yeni evine gelelim falan dediler. allahtan sarhoşken de bi yere kadar mantıklı davranabiliyorum da (bazen) "allah belasını versin ağzıma sıçtı" falan demedim. çok mutlu, normal, hayatından memnun bi tablo çizdim. ama şimdi diyorum. allah belasını versin. bin türlü. çükü düşsün mümkünse.

Tuesday, September 22, 2009

g'day mate ve scarlett johanson skandalı

bu aralar spastik ataklardayım. hem devamlı bi yorgunluk bi çökkünlük hakim bünyeme, hem de vize uzatma kabusunun ve ilk sınavımın zamanının yaklaşmasıyla uykularım kaçıyo.

geçen gün gene unintended adını verdiğimiz arkadaşımla halka açık alanlarda yürüyüş yapıp yer yer oturup aptal saptal şeylere gülerken bi avustralyalı'yla karşılaştık. avustalya ülkesine yakın zamanda yaptığı gezinin etkisiyle buranın yerlilerine sempati duyan unintended arkadaşımız, avustralyalı amcanın yanına oturmayı önerdi. genellikle kendisinden böyle çılgın sosyal ataklar beklenmeyen bir insan olan unintended, şaşkın bakışlar arasında bu fikrini hayata geçirdi.

unintended: hadi olm bankta oturuyo işte biz de yanına oturalım geyik olur avustralya'dan konuşuruz
ben: ya evet avustralya candır ama nası olcak şimdi toplumsal endişe kek kük
unintended: hello is it ok if we sit here?
avustralyalı adam: sure. how did you know that i spoke english?
ben: heh sıç
unintended: eööö we heard you speak english over there

avustralya ve avusturya konulu kültürel detaylarla bezeli bu hoş sohbetimiz adamın karısı ya da kız arkadaşı olduğunu düşündüğümüz bi anda yerden biten ve "biz gidiyoruz" diye trip atıp giden bi teyze tarafından bikaç kere bölündü.

ben: ulan aile faciası çıkıcak gitsek mi?
unintended: e o gitsin abi burda isteyen istediği yere oturur o ısrar ediyo ben daha oturucam diye
ben: hakkaten he bize ne
unintended: kadın amma sinirlendi ha
ben: ben olsam ayrılırım abi, ben gidicem manitam gelmicek orda iki tane kızla muhabbet edicek...
unintended: ben de çok sinirlenirim
ben: bu akşam o adama aksiyon yok ben söyliym koltukta yatar

muhabbetimiz adamın "ben bi tuvalete gidip geliyorum siz daha burdasınız di mi bi dk'ya gelcem" diyip kayıplara karışmasıyla son buldu. karısı tarafından bıçaklandığını düşünüyoruz.

muhabbet edicek avusturyalı bulmakta zorlanıp burdaki yabancılara sardığımız bi dönemdeyiz sanırım. sosyalleşmekte sınır tanımıyoruz ama bazen sosyalleşme bizimle arasına mesafe koyuyo.

scarlett johanson albüm çıkarmış. scarlett sözüm sana: evet güzelsin, memelerin de sağlam ama sırf bu yüzden bi albüm çalışmasını kotarabiliceğini ve o travesti sesini görmezden/duymazdan geliceğmizi mi zannediyosun? zaten güzelsin, bütün herifler sana hasta... neyin peşindesin? green grass'ı katlederken o memeler seni kurtarır mı zannediyosun? scarlett hayranları: youtube'da "bu erkek sesi olmalı şaka videosu heralde" diye düşünmeme sebebiyet vericek kötülükteki şarkı söyleyen scarlett videolarının altına "bence çok orjinal bi sesi var, çok kendine özgü" yazarken hiç utanmadınız mı?



cover böyle yapılır:



utanın. hepiniz. hemen şimdi.

Tuesday, September 15, 2009

hah süper

voodoogirl'den al haberi şeklinde edindiğim bu bilgi günümü renklendirdi gerçekten. bayılıyorum ülkemdeki çağdaş atılımlara. liboşlar da hala konuşadursun ordan "dinci değilim ama tayyip erdoğan'ı çok beğeniyorum, hem adamlar en azından park bahçe yaptılar çok güzel bişi bu, hiç öyle radikal dinci bi tutumları da yok ayrıca, herkesi sevgiyle kucaklıyolar" falan diye. "türkiye hakkında hiçbişey bilmeden politikamız hakkında ahkam kesen avrupalı modeli"nden hiçbi farkınız yok. canlarım benim.

Friday, September 11, 2009

ben geldim!

türkiyede son günler telaşesi, avusturyada ilk günler ve ev arama göt tutuşmaları, bi gün eve geldiğimde ev arkadaşımın modemi alıp götürmüş olmasını öğrenmem ve akabinde geçmek bilmeyen bi internetsizlik dönemi derken yeni evimde yine yeniden karşınızdayım sevgili okursal lolipoplar. geçen gün taşındığım bu sevgi yuvasında insan gibi bi insanla oturmanın verdiği mutluluk paha biçilemez. aslında 3 kişi oturucaz fekat 3. kız daha taşınmadı o yüzden 2 kişi takılıyoruz şimdilik. ev arkadaşım dünya tatlısı bi kız (tahtalara vurunuz) ve buranın yerlisi. sonradan taşınıcak olan kız da alman ama onunla henüz tanışmadım, ev arkadaşımın seçimine güvenmekten ve normal bi insan olmasını ummaktan başka yapıcak bişey yok.

odamın eski sahibi olan çocuk ikea'yı komple evimize taşıdıktan sonra şehir dışında oturmaya karar verdiği için şu anda odamda açılmamış paket paket ikea malları ikamet etmekte. bu odamın eski sahibi olan cep tarzanı kılıklı şahsına münhasır insandan uzun zamandır haber alınamıyodu. ev arkım da "neyse artık bi ara gelir de anahtarını bırakır inşallah süphaneke dinimiz amin" dediğinden gayrı, sancılı bir taşınma süreci sonunda odayı eşyalarımla kapladım. odada geçici olarak duran yatağa da yatak almam gerektiği için belki çocuk hala yaşıyosa bunu bana satar diye düşünüp göz koydum.

taşınma süreci de ayrı ilginçti. benim böyle ağır mobilya vb bi eşyam olmadığından taşıma şirketi tutup onlara para saçmak istemiyodum. sadece bissürü kutu ve bi iki sandalyem vardı. o yüzden 2 adet 5 kişilik taksi işimi görür diye düşünüyodum. burda da avustur kuralcılığı bana engel olmayı kendine borç bildi tabii. 2 arkadaşımla beraber canımız çıkmak suretiyle bütün eşyalarımı aşşağa taşıdıktan sonra taksi şirketini arayıp "ben taşınıyorum da kutularım falan var o yüzden iki tane büyük taksi istiyorum" dememle "biz taşıma şirketi diiliz eşya taşicaksanız taşıma şirketi tutun" cevabını almam bir oldu. neyse ki yanımda cin bi alman arkadaşım vardı da o tekrar telefon edip "biz 10 kişiyiz iki tane büyük taksi istiyoruz evet evet 10 kişi binicek" diyerek o taksileri getirtti. bayılıyorum bu avustur kuralcılığına yani ha kutu ha insan sonuçta ama "taksiye insan biner, eşyalar kamyonla taşınır" cümlesine gönül vermiş bi şekilde karşı çıkmaları takdire şayan.

neyse efendim zaten taksiciler de türk çıktığı için kutu falan hiç dert etmeden aldılar bizi, eşyaları yüklemeye de yardım ettiler. tek mesele şirkette telefona bakan avusturyalı kadını o taksileri göndermeye ikna etmekmiş yani.

eşyaları taşıyıp bi kısım kutuyu açtıktan ve yerleşme sürecine kıyısından köşesinden başladıktan sonra bana yardım eden alman arkadaşımla onun doğumgününü ve benim taşınmamı kutlamak için bişeyler içmeye çıktık. o bişeyler içme "bayaa bi bişeyler içme"ye döndü, eve döndüğümde saat 4 olmuştu. sarhoş ve cılkım çıkmış olarak yatağıma kavuşma anını iple çekerek odama girdim, ışığı açtım... kısa boylu, uzun dalgalı sarı saçlı yarı çıplak bi cep tarzanı yatağımda yatıyodu. ışığı açmamla ikimiz de "aaaaay!!" şeklinde irkildik. "sen de kimsin be?!?!" diye çemkirmeme karşılık olarak yatakta uykulu ve pişkin bi şekilde doğrulup bana elini uzattı:

-eheuehe merabaaa ben klaus
+ama... burası benim ordam artık!!
-hee biliyorum ben daha gelmedin sandım. yatıcak mıydın?
+e yani...
-hehe böyle tanıştığımız için üzgünüm. neyse çıkiyim ben.
+lütfen.

bi iki saniyeliğine aklımdan "ya adamı da kovdum, oda benim odam ama yatak onun yatağı aslında nerde yatıcak acaba şimdi" düşüncesi geçse de "aman bana ne ya telefonlara çıkmayıp bir gece ansızın gelebilmeyi biliyo, beni ilgilendirmez" diyerek uyudum.

sabah kalktığımda bu şahıs oturma odasında yere yatmış ayaklarını saldalyeye dikmiş tepetaklak duraraktan bana günaydın dedi. sonra muhabbet ettik, biraz deli ama iyi çocuk. sonra anahtarını da bırakıp gitti, şimdi heycanla 3. ev arkadaşımızı bekliyorum.

bu arada çılgın viyana gece alemlerinde abuk subuk insanlarla tanışmaya devam ediyorum. geçen gün barda işi bittikten sonra yanıma gelip bana muhabbet açan, yazan, sorular sorup gözümün içine içine bakarak dinleyen barmen gecenin ilerleyen saatlerinde beni dansa kaldırmasının akabinde "ya ben başta senin çok sıkıcı olduğunu düşünmüştüm ama iyi dansediyomuşsun" diyerek beni şaşırtmayı başardı. "ama" ile bağladığı bu iki cümleciğin arasındaki alaka - çay demleme ikilemine mi takılsam, yoksa iyi bişey söylediğine dair saf inancıyla bana bunu söyleyip bozulmama şaşırmasına mı takılsam bilemiyorum.

- e deminden beri konuşuyoruz bana bissürü soru soruyosun dikkatle dinliyosun... peki neden sıkıcı olduğumu düşündün?
+ bilmem... başlarda yanındaki arkadaşınla konuşuyodun arada bir
- senle tanışınca arkadaşımı ignore mu etmem gerekiyodu?
+ ya yok şey ben.. neden kızdın ki ben aslında iltifat ettim. gördüğüm en iyi dans eden kişisin
- iyi. (burdan kalkalım baabında arkadaş dürtülür)
+ sen şimdi neden kızdın ki ama? ben güzel bişey söylemiştim
- (arkadaşa) gel biraz öbür tarafa gidelim mi?
+ arkadaşı bak sıkıcı kız gitmek istiyomuş kalk da yol ver
- sen hiç bi kızdan tokat yedin mi?
+ ?! hayır?
- tokata ihtiyacın var mı?
+ kimin tokada ihtiyacı olur ki?
- senin var anlaşılan. konuşmayı kes de daha fena olmasın
+ ?! gidiyo musun yani şimdi?
- (çoktan gitmiş olmak)


daha önceden de defalarca belirttiğim gibi, nerde manyak varsa bana koşmak zorunda yoksa kozmosta denge bozulur, matrix'te hata olur, force'ta bozukluk olur. dünyanın dengesi buna bağlı.

Wednesday, August 19, 2009

summer stretching on the grass, summer dresses pass

her tarafta limonata reklamları patlıyo ya çok acaip yılların limonatası bu sene bi moda oldu nedense. hayır yeni bişey de diil yani bütün markalar aynı anda abandı. sütaş da "ayran için çok enerjik olur zıplarsınız" diyo ama ı-ıh ben bu sıcakta onu içersem uyurum. zaten gün içinde uyumamak için zor tutuyorum kendimi. sıcaktan koltuğa yapışırken gözlerimin kapandığı oluyo. bu sefer de "şimdi uyandım geri uyumiyim" ile "bu saatte uyursam abuk bi saatte uyanırım gece uyuyamam" arasında bi yerde olduğumdan uyumamaya çalışıyorum. akşamüstü hava biraz serinlediği zaman ancak bulunduğum yerden dışarı çıkabiliyorum. ama geçen gün bi değişiklik yapıp bi arkadaşımla gündüzden kilyosa gittim. solar beach'in sayfasında beşiktaş'tan servis kalktığı yazıyo, o yalanmış gayet. sorduk soruşturduk, yok öyle bişi dediler. biz de mecburen minibüsle sarıyere, ordan başka bi minibüsle kilyosa gittik. beşiktaş - kilyos arası 2 saat süren bu sıkış tıkış yolculuk esnasında anladık ki araba olmadan kilyosa gidilmiyomuş. baktık daha çok yürümemiz lazım, solar'ı salladık halk plajına daldık. gayet güzeldi. yaz bitmeden gidin yüzün ama halk plajına gidicekseniz katlanabilir şezlong falan götürün. halk plajı hafta arası 5 haftasonu 10 tl, solar falan da haftasonu 30. artık siz de sadece 5 liraya plaja gidebilir, doyasıya yüzmenin tadını çıkartabilir, arkadaşlarınızla beraber muhteşem bir gün geçirebilirsiniz! bu gerçekten inanılmaz, jim!

gitmeme az kaldı sayılır, günler çok çabuk geçiyo. gider gitmez ev aramaydı, ev taşımaydı, bilmemneydi bisürü işle uğraşıcam diye şimdiden geriliyorum.

viyana'da konserlere aktivitelere katılan insanlarla tanışmak istiyorum. bi konser bişey oluyo benle gelen kimse olmuyo sonra ben de tek gitmek istemiyorum gitmiyorum... saçma bişi oluyo. bi u2 bi pearl jam olsa affetmezdim heralde gerçi, hipnotize olmuş gibi giderdim yalnız malnız. ben burdayken u2 viyana'da konser verdi yaz yaz, ne kadar içime oturduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. sen ben ordayken gelme gelme...!!!!

neyse u2 demişken kendilerinin "party girl" adlı bu az bilinen şeker şarkısını bi sepetin içinde kapınıza bırakırcasına buraya koyup gidiyorum.




edit: bu zımbırtı çalışmıyo mu ne

dıdıt: o zaman buyrun burdan yakın

Friday, August 14, 2009

yuha




- ormanda 10 kaplan gücünde... bu kadarını söylüyorum...
- uykum geldi niyazi, 3 maymuna bağladım hadi artık


hırsst hırrst daha büyük en büyüüük diye delirirken kan beyne ulaşmamış, "söyleceksiniz" diyivermişler. gerçi cümlelerin hepsi birbirinden yamuk.

Wednesday, August 12, 2009

böyle bişey varmış yaa zamanında



3:08'deki seksapel?

"parolasını kalbime gömdüm msn'im hiç açılmayacak
çevrimdışı görünüyorum
bana şifremi kim hatırlatacak?"

klip, kadının msn nicki AŞKIM olan aşkı ile arasında geçen bir konuşma üzerinde dönüyor. adam kadına "seni çok seviyorum" dediğinde kadın "ne kadar çok?" diye soruyor ve olaylar karışıyor. klip, adamın "tahmin edemeyeceğin kadar çok" dediği sürpriz bir sonla izleyiciyi ters köşeye yatırıyor.

Monday, August 10, 2009

delice bile bile göre göre yana yana kana kana

dün gece kuzenimle beyinlerimizin yanmasına şahit olduk. zannedersem sinan özen'in "öpsene beni" parçasının klibini izleyip kendisinin msn smiley'si tadındaki mimiklerini "bu bakış sana" "bu kaç göz yapış senin" şeklinde birbirimize armağan ederken bir anda 90'lar türkçe pop akımına kapılıverdik. ama böyle "mustafa sandal'ın bu kız beni görmeli diye şarkısı vardı di mi ne acaip" gibi bi moddan bahsetmiyorum burda, sevgili blogsal oluşumlar. baya baya hatıra konteynerlerimizin tozlu raflarına iteklediğimiz ve o yıllardan sonra ilk defa dün gece dinlediğimiz şarkılar ve izlediğimiz klipler oldu. bu vesileyle yıllardır ekranlarda görmediğimiz "paintbrush efektleri", "suya tekme atma", "yanan variller", "filmden sahne kaçırma" gibi 90'lar türkçe pop klip enstantanelerini de yeniden görmüş olduk. takdir edersiniz ki bayaa bi nöron kaybı yaşadık.

şu şarkıları herkeslere hatırlatmayı kendime borç bilirim:

asya - vurulmuşum sana
ateş - çingene ruhum (herkesi bu şarkıyı açıp gerekli yerlerde "vuuu" diye bağırmaya davet ediyorum)
eda özülkü - uçurdum da uçurdum
seyyal taner - alladı pulladı
nazan öncel - aynı nakarat
seçil - uhde
şebnem özsaran - mega megaloman
sibel tüzün - anca beraber
tuğçe san - güneşten sıcak
yeşim salkım - ben yoldan gönüllü çıktım
zerrin özer - olay olay
yonca evcimik - tükendik (aslında çok ideal bir joy fm klasiği olabilirmiş bu bak, gerekli uzunlukta saksafon sololarına sahip)
nalan - tutmayın beni (o saçlarına taktığı boncuklar ne patlamıştı yurt çapında)
yonca evcimik - şeytana uydum
bendeniz - ya sen ya hiç
melis sökmen - maçka
aysun kocatepe - bir naz bir naz
gökhan kırdar - yatağına göz koydum (hey gidi elektronik müziğin prensi gökhan kırdar, ilk albümünü unuttuğumuzu mu zannettin? bi de "ah ayartan yar" var söyletme beni şimdi)
nazan yeşiltan - küçücüğüm
seyyal taner - sen çok yaşa (hapşırma efektiyle başlayan şarkı. seyyal taner'in zılgıt eşliğindeki robotik dansları için klibini izlemenizi öneririm)
sibel alaş - bende hüküm sür
aylin livaneli - bana müsaade
aylin livaneli - çakmak çakmak
sonat bağcan - nereye gidiyorsun
tuğrul arsever - benden günah gitti
candan ertekin - hangi aşk adil ki
deniz arcak - vurur
seden gürel - aklımı çelme
aşkın nur yengi - hiç ummazdım (klibinde kendisini koltukları hunharca iterek godzilla gibi temizlik yaparken görebilirsiniz)
jale - üzgünüm
akın - bırakın dönsün dünya (biz çocukken bütün 5 yaşındaki çocukların çizdiği "dünyanın üzerinde el ele tutuşarak duran çeşitli ırk ve milletlerden insanlar" şeklindeki resim kafasında bi klip. izlemeyen cennete gidemez. ellemeyin arkadaşım ayrıca, kendi dönüyo o)



bazıları isim olarak yabancı gibi gelse de dinlerken sözler yer yer ağzınızdan otomatikman çıkabilir. panik yapmayın.

unutmayalım, unutturmayalım.











bonus: şu anda şunu buldum ve beynimde yeni yanıklar ortaya çıktı. ne olay olmuştu yalan rüzgarı'ndaki herif falan hey gidi günler

Link: Pınar Aylin - Michael Damian - Don`t Make Me Wait

Tuesday, July 28, 2009

dar

dün holly bizdeydi gene. son bikaç gündür darlayıcı şeyler olup duruyodu etrafımızda. kalktık bize geldik, baktık gene dar dar durumlar. üzülüyosun ama bişey yapamıyosun, o cinsten... biz de kendimize cem yılmaz terapisi yaptık. abimin şaraplarına dadandık, cem yılmaz izledik, sarhoş olup koltuklarda yuvarlandık. tavsiye ediyorum. arada lazım.

peki aroma marka limonatanın tadının pril gibi olması?

gene taşınıyorum. ev arkadaşım email attı, evden çıkıyomuş iş için başka bi şehre yerleşicekmiş evdeki eşyaları da alıcakmış. benim odamdaki eşyaları da alıcakmış (televizyon, üstünde uyuduğum çekyat falan hep onundu) sen istersen kalabilirsin demiş yok canım dedim. ben o eve mobilyalı diye verdiğim kirayı mobilyasızken vermem. bissürü masraf. hem manyak ev arkadaşımdan da kurtulmuş olucam bu vesileyle. bi işte o eşyaları bu sefer nası ve neyle taşicam bilmiyorum. neyse zaten ondan önce bi dönmem ve yeni bi ev bulmam lazım. belki bu sefer nispeten normal insanlarla oturma gibi bi lükse sahip olurum.

peki sitenin bahçesinde "ben özgürlüğün sinek savaşçısıyım" diye bağıran bi çocuk olması?





biraz huzur bulabilsem keşke.

Wednesday, July 15, 2009

tamerlight zone




kim: i am not your freud

kiminle: holly golightly

nerede: i am not your freud'un evi, istanbul

nasıl: çekirdek çitleyerek

ne yapıyor: twilight izliyor


i am not your freud: ohaaa edward aynı tamer karadağlı laaan! yıllar önce kaybettiği çocuğu resmen!
holly golightly: yaa deme öyle güzelim çocuğa!!!
i am not your freud: oha yaa aynısı!
holly golightly: kapatırım bak!
i am not your freud: bak bak şimdi de "bababababa" yapıyo
holly golightly: KAPATIRIM DEDİM

Friday, July 10, 2009

rabbime sordum quagmire dedi




yarın türkiyeye gidicem çok hevesliyim. bavulumu bile şimdiden yaptım gece yarısına bırakmadım -ki tarihte ilktir normalde hep bavulumu gecenin bi yarısı yaparım. bi de bütün gün balerina cif gibi evde temizlik yaptım ev arkadaşım gelicek diye. götüm attı böyle gelince gene bana travma yaşatıcak diye. bu sefer çok sakin geldi. şöyle bi etrafa baktı temizlik yapıldığını gördü tatmin oldu. derin bi nefes aldım. derken eşyalarını oraya buraya bırakmaya, lavoboya saçlarını yaymaya başladı. geçen sefer bana o kadar carladıktan sonra (ki etrafta en ufak bi saç bi dağınıklık bişi yoktu sevgili gönülsel jelibonlar) böyle bi rileks tavırda olmasına kıl oldum inceden ama bişi demedim. sonradan düşündüm aslında öyle olması daha iyi hala umut var demek ki. her dakika diken üstünde olmama gerek yok.

bavuluma dersle ilgili şeyler de koydum. kendime radiohead'den optimistic adlı şarkıyı armağan ediyorum.

lily allen'ın yeni albümü "it's not me it's you" çok güzel. en çok "not fair"i seviyorum.

bugün kendimi iyi hissediyorum.

en yakın zamanda karaoke'ye falan gidip şarkı söyleme ihtiyacımı gidermek istiyorum.

kafiyeli yazmaya başladığımı sezip yazıyı burada kesiyorum

Wednesday, July 8, 2009

sunrise avenue



sunrise avenue severek dinlediğimiz finlandiya'lı bi gruptur. canlı performansları da süper, sahne karizmaları zaten var, eğlendiriyolar. türkiye'de o kadar tanınmamalarını solistin aydın'a benzemesine bağlıyorum. bence bu adam daha az aydın'a benzese bu grup dünya çapında daha iyi yerlere gelebilirdi.

böğ

çok sıkılıyorum.

ders de çalışamıyorum. evde oturup sıkılıyorum sadece. bi bakıyorum gece olmuş. yatıyorum kalkıyorum sabah oluyo. böyle mal mal geçiyo günler. arkadaşlarımın çoğu biyerlere dağıldı yaz diye.

dönmeme az kaldı. umarım istanbulda insanlar vardır da ben gelince biyerlere dağılmazlar. resmen sosyal açlık içindeyim.

hala yağmur yağıyo ve ben artık yağmur görmek istemiyorum. sırf bu yüzden bile devamlı içim sıkılıyo olabilir. belki de bu yüzden içimden hiçbişey yapmak gelmiyo. dışarı çıksam zaten adam gibi gezemiyorum. haftalardır aralıksız yağmur yağıyo. avusturya kraliçesi olduğum zaman... neyse.

insanın yapıcak bişeyinin olmamasının en kötü yanı eski erkek arkadaşını daha çok düşünmeye başlaması galiba.

bakınız sharon stone ne demiş: "Women might be able to fake orgasms. But men can fake whole relationships"

ben en iyisi biraz kitap okuyup uyumaya çalışiyim. bu aralar pek bi sıkıcıyım.

Thursday, July 2, 2009

hayat geri gelir

aylin aslım'ın "canını seven kaçsın" adlı yeni albümünde "aşk geri gelir" diye bi şarkı var. onu dinliyorum bu aralar baya bi.

"geçmişi bırak yoluna bak
her şey yenilenir
hayat geri gelir
arkadaşlar geri gelir
aşk geri gelir"

ailesel sağlık durumlarında düzelmeler olması baya baya iyi geldi.

ev arkadaşım hala şehir dışında. kafamı dinliyorum. bi de onu çekemicektim kötü zamanlarda o yüzden süper oldu.

üniversiteden bi arkadaşım evleniyo, türkiye'ye gidince düğününe gidicem. çok acaip bişeymiş insanın arkadaşının evlenmesi. ilk defa bi arkadaşım evleniyo. ciddi ciddi yaşım ilerledi hissiyatına kapıldım. bi de bugün unintended'la "my big fat greek wedding"i izledik. çok şeker bi film ama gençleri evliliğe özendiriyo. biz özendik mesela burdan.

yarın bi arkadaşımla tuna nehri kenarına gidip "voleybol oynayan karın kaslı adam" yanı bi yer bulup çimenlerde serilmeyi planlıyorum. hava güzel olursa tabi... bu aralar bi acaip sıcak oluyo sonra birden bire deli gibi yağmur yağmaya başlıyo. havaların daha istikrarlı olduğu memleketime yapıcağm ziyareti heycanla bekliyorum.

bu arada yatmam lazım ama family guy izlemeden duramıyorum, nası olcak bu işler bilmiyorum.

bi de bişiler daha dicektim sanki ama unuttum hatırlayınca derim.

Sunday, June 28, 2009

teker teker

farkettim ki çaba göstericem diyip bi bok göstermeyen adamdan o garip konuşma sonrasında ayrılmalıymışım, çünkü sonraki günler içimin içimi yemesiyle geçti. ve evet hiçbi gelişme görmedim kendisinde. ben de o akşam vakti attığı sallamaz mesajının üstüne ağladım, ertesi gün de o seviyo diye aldığım beyaz çikolatalı gofreti kahvaltıda yedim, diş fırçasını çöpe attım, gene ağladım, sonra telefon edip ondan ayrıldım. konuşmamız sanırım bi 15 saniye filan sürdü. tamam anlıyorum dedi sadece, kapattık.

netice itibariyle önceki post'larda tahmin ettiğim her şey bir bir oldu. "aman allahım her şeye çok şaşırıyorum" modunda başlayan her ilişkimde olduğu gibi yakın zamanda kalbim elime verildi ve hatta ilişki tartışması felsefi tartışmaya döndürüldü. demek ki neymiş? bilmiyorum. burdan almam gereken ders nedir, baştan bişiler sezince koşarak kaçmalı mıyım? zaten yeterince derdim yokmuş gibi 2 gün sonra ailevi sağlık sorunları başgösterdi, kilometrelerce öteden mahvoldum. ayrılık acısı falan yalan oldu o esnada. türkiye'ye gittiğim zaman karşılaşacağım manzaradan korkuyorum artık.

hayat bana iyi davranmıyo bu aralar.

Wednesday, June 24, 2009

.

yoruldum. yapamıyorum.

Monday, June 22, 2009

1 kadın 1 erkek 1takım problemler



evet bayadır yazmıyodum neden yazmıyodum, kafam bozuktu da ondan yazmıyodum. manitada bi umarsızlık, bi ilgisizlik, bi hödüklük, bi aramayı sormayı unutmalık başgöstermişti. ben de "ulan daha 2 aydır beraberiz, ilk ay boyunca mis gibi adamdı, şimdi neden yarı insan yarı öküz mitolojik bi karaktere büründü, daha ikinci aydan sukoyvericekse nası olcak bu işler" diye karalar bağlamıştım. konu hakkında konuştuğumuzda da halinde tavrında bi tuhaflık olduğunu kabul etti -ki bu aslında iyiye işaret çünkü bazen de "yok öyle bişey sen paranoya yapıyosun" diyip deli eder bu erkek cinsi insanı - ve böyle bi large moda geçtiğini kabul etti. bunun niye böyle olduğunu bilmediğini, zamanla düzeliceğini düşündüğünü söyledi. iletişime geçmeyi ihmal etmesi konusunda da "bazen ben çok kendi içime dönüp etrafı ihmal ediyorum çok bencilce biliyorum ama böyleyim" falan dedi. "bazı şeyleri değiştirmeye çalışıcam ama hiçbi şeyin garantisi yok, bazı şeyler de tamamen değişmez" falan dedi. "ben seninle birlikte olmak istiyorum, sen benim için çok önemlisin ama ilişki uğraş ister, senin uğraşmaya hevesin var mı?" dedi. "ilişki uğraş ister" ile "bu adam da manyak çıktı kaçayım" arasında ince bi çizgi var bence bazen. sınır nerde çiziliyo? onu düşünüyorum günlerdir. yani "her ilişkide sorun olur bu da bunlardan bi tanesi, karşılıklı çaba göstererek üzerinden gelebiliriz" ile "öf ya adam göt ayağı yapıyo işte ilgilenen isteyen adam zaman zaman kendi içime kapanıyorum etrafı unutuyorum mu yaparmış, he is just not that into you" arasında kalmış durumdayım.

velhasıl kelam, ben de ayağımı denk alma moduna geçtim tekrar. hislerimi çok belli etmiyim, çok ilgili gözükmiyim, ben mesaj atmiyim o atsın moduna geçtim. meyvelerini alıyo gibiyim. şunu merak ediyorum ama, illa sonsuza kadar kaçan kovalanırcılık mı oynicaz ilişkilerde? şimdi çok carrie brawshaw modu oldu "and i wonder, how much longer are we gonna bilmemne" modeli yazmaya başladım ama hakkaten merak ediyorum bunu. yani yanında içimden geldiği gibi kendimi kısıtlamadan davranabiliceğim bi erkek var mı, yoksa herkes bi süre sonra karşısındakinin ona çok değer verdiğini hislerinin güçlü olduğunu görüp böyle bi he evet o benim zaten, bi yere de gitmez şeklinde triplere girip kaybetme korkusundan arınarak öküzcana bağlıyo mu? eğer öyleyse mütemadiyen ilhan uçkan modeli oyunlar mı oynicaz yani? ben ki bilen bilir öyle sıkboğaz eden yapıda bi insan diilim ota boka sorun da çıkarmam ama çok gözlemliyorum bunu, ilk önce bi prenses muamelesi oluyo ilişkilerimde, ondan sonra ben kendimi kısıtlamayı tutmayı bırakıp hislerimi göstermeye başlayınca (devamlı seni seviyorum demekten bahsetmiyorum, manitayla zaten öyle bi muhabbet geçmedi de, hareketlerle yaptıklarınla göstermekten bahsediyorum) "ha iyi bu ayar oldu artık bişi yapmaya gerek yok" rahatlığı geliyo adamlara. ya da zırt pırt sorun çıkarmıyorum diye mi oluyo lan, sorun mu çıkarmak lazım yani aslında?

bi arkadaşım şöyle bişey anlatmıştı: bi arkadaş grubuyla bi cafede oturuyolar. bunun arkadaşı bi kız ve onun erkek arkadaşı da orda. kız hadi tuvalete gidelim diyo beraber tuvalete gidiyolar. kız diyo ki bak napıcam şimdi: numarasını gizli numara yapıyo sonra da erkek arkadaşının yanına gittiğinde çaktırmadan erkek arkadaşını gizliden çaldırıyo. o esnada çocuğun telefonuna bakıp "kim bu gizliden çağrı yapan, sen benden ne saklıyosun, kiminle napıyosun da seni gizliden çaldırıyo" diye kavga çıkartıyo. bana göre manyaklık, ona göre yapmak lazım arada böyle şeyler. değere binmek falan filan.

öf neyse düşün düşün boktur işin ve bakalım kaçan kovalanırcılık oynayınca nolcak diyerekten sözlerime son verip buzdolabına doğru koşuyorum çünkü çok acıktım.

Saturday, June 13, 2009

ne biçim haziran lan bu?? laaaağğğnnn?!?!



haziran demeye bin şahit isteyen tuhaf bir ay içerisindeyiz avusturya sakinleri olarak. rüzgar yağmur gırla. haziran dediğin sıcak olur arkadaşım. hayır madem soğuk olacağdı neden mayıs sonunda temmuz havasıyla ağzımıza bal çaldın be hava durumu? neyse çok da şikayet etmemek lazım enazından ders çalışmama bahanelerimde azalma oluyo hava kötü olunca.

ev arkadaşım bugün 2 haftalık bir aradan sonra eve döndü. o anda farkettim ki o yokken hayat çok güzelmiş. gelir gelmez "ay ay banyo yaptıktan sonra duşu temizleyiciyle ovmamışsın, oy oy oy onu böyle yapma şöyle yap, vah vah vah tezgahı vimle silmeliyiz" diyip hızla yerleri ve etrafı silmeye başladı. hayır ev pis diil bişey diil, tezgah da temizdi sadece vimle silmeyi gerektiricek bi durum yoktu. benim bildiğim etrafta böyle leke meke olmadığı sürece arada bir toplu temizlik yapılır o zaman silinir etraf. sonra hunharca etrafa kokular sıkmaya, kokulu mumlar yakmaya falan başladı. öyle bi koku saplantısı var, minnacık evin her yerinde 78 tane farklı kokulu sprey, 54 mum, 35 tütsü var ayrıca mutfakta otomatik koku sıkıcısı var ki bi süre sonra raid yemiş sinek etkisi yaratıyo bende. nedir travması bi anlasam rahatlicaz. nevrotik bi durum var belli. bi de içeri girer girmez böyle yaygaracı bi şekilde ay ay diye evin içinde dört dönünce ben acaip huzursuz oldum. sonra dışarı çıktı bikaç saatliğine. geri gelince eyvah dedim, geldi! sardı korkular gelecek yıllar... bu sefer de kendimi "orayı ben yarın dezenfekte ederim, şurayı böyle yaptım hanımım olmuş mu, e o zaman ben artık müsadenizi istiyim evde çocuklar bekler" modunda buldum. bu durumda nası kendimi evde hissedicem bilmiyorum. umarım bi süre sonra birbirimize alışabiliriz ya da şehir dışında bi iş bulur da arada bir eve gelir, cevap veriyorum b seçeneği yarebbim dinimiz amin.

bugün biletimi aldım 11 temmuzdan itibaren türkiye'den bildiricem. gene aylaaar sonra ilk defa gelen insan psikolojisiyle "aa bu yoktu önceden, aa bu bina yeni mi, aa bunu değiştirmişler" dicem, insanlar da "ohooo bayadır var o hıh" diye beni bozucak biliyorum. en gıcığı da yeni geyiklerden falan haberdar olmuyorum bazen, bi reklamdı yeni bi gündemdi bişi oluyo gazetede yazmayan, insanlar onu konuşuyolar ben gurbetçi moduna geçiyorum, benle dalga geçiyolar sonra. bunun dışında bir buçuk ay boyunca yemek ve ev işi yapmak zorunda olmicamı düşünerek seviniyorum. (özlediğim insanları görmek falan kısmı zaten yani bariz bişey o yüzden onu belirtme ihtiyacı duymadım derken aa belirtmişim bile şimdi bak)

son olarak şunu söylemek istiyorum ki salihande bloğu sahtedir arkadaşlar yani birisi bu insanların resmini araklayıp dalga geçen blog açmış. bugün sözlükte gördüm tartışıyolardı "hayır değiiiil değiiiiil arkadaşım hande'nin ilkokuldan arkadaşıymış değiiil" diye. yapmayın etmeyin ben de demiyorum ki bu resimdeki insanlar yaşamıyo photoshop'la yaratmışlar onları, var tabi bu insanlar ama o blog onların diil. bi yandan da bu blogu açan kişi sözlük yazarı mıdır diye bi tartışma dönüyodu, çok akıllı birisi demiş ki yok olamaz o blog bütün forumlarda tartışılıyodu sözlükte sonradan başlığı açıldı. e tamam da "sözlükte sonradan başlığı açıldı, demek ki onu bi sözlük yazarı yazıyo olamaz" nasıl bi mantıktır? adam açmıştır o bloğu (kesinlikle erkek bunları yazan), çok sonradan onu keşfeden başka bi yazar da başlığını açmıştır sözlükte. yani bu blog gerçektir diye diretmek, fikirtepeliler blogu gerçektir diye diretmek gibi bişey. hatta ben onu aynı insanların yazdığından şüpheleniyorum. o yüzden gidip salihande bloguna "ahahah çok salaksınız ya inanamıyorum" yazmayın boşuna. "şaka gibisiniz yaa" da yazmayın, şakalar çünkü zaten. latife o latife. aman yazıcaksanız da yazın bana ne.

Thursday, June 11, 2009

oturduğu yerde sakatlanan insan

oturduğu yerde ayağını incitebilen bi insanım. nası oldu ben de bilmiyorum. insanlar kaykay kayarken, paten kayarken falan biyerlerini incitiyolar, ben spor yapmıyo olabilirim ama incinme hakkım saklı galiba.

geçen gece arkadaşlarla dışarda oturup içiyoduk, derken ayağa kalktığımda yürürken sol ayağımın acaip acıdığını farkettim. topallayarak eve gittim. baktım sabah geçmemiş hala çok acıyo. bildiğin yürüyemiyorum, basamıyorum üstüne. dedim böyle ömür geçmez, hastaneye gittim. buranın devlet hastanesi de bildiğiniz ssk modeli, saatlerce bekliyosun. manita da geldi benle, dedi ki acile gidelim orda daha az beklersin bi de daha az soru sorarlar. çünkü böyle elini kolunu sallaya sallaya hastaneye gidip ben ortopedist görmek istiyorum ayağım acıyo falan dersen önce 654 tane kişiden geçiyosun, hepsi de "buraya gelmeden önce aile doktoruna gittiniz mi? neden gitmediniz?" diye soruyo, hastanenin içinde dört dönüyosun bi oraya bi buraya, herkese derdini anlatıyosun bi doktor görücem diye. e hastane yerine normal doktora gidersen o da röntgene yollicak başka biyerlere, o yüzden hastaneye gitmek en iyisi bu durumda. neyse bu sağa sola yollanma kısmını geçmek için acile gittik, "nasıl oldu bi kaza mı oldu?" diye sordular. "ee ben oturuyodum beyle sonra derken bi baktım yürüyemiyorum" dedim. görevli önce bi boş boş baktı, sonra "acilde tedavi görmeniz için bi kaza olması lazım, ayağınızı çarptınız mı vurdunuz mu nasıl oldu?" dedi. ben erör verdim, manita atladı ordan "çarptı çarptı evet" diye. o zaman aldılar beni. şey de ilginç bence, sonuca diil nedenine göre almaları. bildiğin yürüyemiyorum yani ama otururken olduysa hiç cool diil, çarptıysan alıyolar böyle dramatik bişi olması lazım. neyse sonra manita işe gitti ben beklemeye başladım. bekle bekle bekle... bi de müzik de dinleyemiyosun, sırası gelenin ismi anons ediliyo çünkü. ben de kitap okudum biraz ama beklemek çok daraltıcı bişey. yani evde oturup o kitabı okuyo olsam öyle daralmam ama bişeyi bekliyo olmak sıkıyo. tam 2 saat sonra ismimi duydum, neşeyle içeri koşacakken yürüyemediğimi hatırladım, neşeyle içeri topalladım. şöyle hızlı bi muayene sonunda:

doktor: noldu, çarptınız mı ayağınızı?
ben: hee evet öyle bi çarpma şeysi de oldu tabi de asıl ben otururken sol ayağıma baskı yaptım sanki ondan oldu gibi geliyi bana
doktor: hee iyi şimdi gidin röntgene çağrıcaz sizi (sallamamak)

röntgene çağrılmayı bekle, röntgen çekilsin git gene bu sefer doktorun çağırmasını bekle derken toplamda baya baya bütün günüm geçti orda. sonuç itibariyle bandaj verdiler, buz koyun geçer dediler. içimdeki paranoyak hastalık hastasına lanet olsun, ne hemen koşarsın hastaneye? gitmeden önce benim aklıma neler neler geliyo tabi acaba bişey mi çıktı ayağımda bacağımda, kesmezler dimi falan diye. neyse şimdi çok daha iyiyim, sola çok ağırlık vermeden yürüyebiliyorum. buzumu koydum oturuyorum, yarım saate ders çalışmaya gidicem. çalışmam gereken bisürü genetik şeysi ve az bi zaman var elimde.

son olarak burdan bütün okuyuculara seslenmek istiyorum: otururken ayağnızın üstüne çok baskı yapmayın. teşekkür ederim iygünler.

Thursday, June 4, 2009

eski manitadan kanka olur mu? peki manitanın eski manitasından kanka olur mu?

camgöz çok komik bi insan yaa... taşınmışım gitmişim bana hala ordan laf sokuyo. gelmiş bana msn'de "bulunduğun yeri güzelleştirmektense mutluluğu başka yerde aramayı tercih ettin" diyo. lafa gel ya, ağıt yakıcak utanmasa "beni yağmurlarda terkettin sokaklarda bıraktın şimdi kalbim sensiz" falan diye. dün diğer eski ev arkadaşımla görüştüm, camgöz demiş ki "freud niye taşındı yeni odası da hiç büyük diilmiş 16 metrekareymiş o kadarcık oda için bıraktı bizi". zannedersin çocuklar uyurken şarkıcı olmak için geceyarısı evden kaçtım, ailemi terkettim... "bıraktı bizi"ymiş. evden çıktım ulan! keyfim kahyasına öyle buyurdu, çıktım. insan evine geçtim. döşemesi sökülmüyo duvarları dökülmüyo enazından. bi de 11 metrekare odada yaşadıktan sonra 16 ilaç gibi geliyo bünyeye. içinde at koşturucak oda lazım demedim, hareket edilebilen oda lazım dedim. he bi de insan suretinde bi ev arkadaşı lazımdı onu da buldum sanırsam.

geçenlerde manita aradı dedi ki "bu akşam bilmemnebarda konser varmış x söyledi gelmek ister misin?" x işte o eski kız arkadaşı olan. hmmm ne konseriymiş dedim avusturyalı bi grupmuş. gelmiyim de baş başa mı gitsinler romantik romantik? gelirim dedim gittim. kız bana bi sempatik bi arkadaş canlısı anlatamam. devamlı ilgilenmeler soru sormalar muhabbet açmalar... konser bitti, içiyoruz, derken manitayı birisi çağırdı öteye gitti bu, biz kızla baş başa kaldık. ay bi samimi olduk zannedersin 3 senedir kankayız. beraber tatil planları falan yapıyoruz, "bu yaz benim arabamla aşağı avusturya'ya gidelim gölde yüzelim manitanı da alırız (manitan demedi tabi :P) 2 kişi daha buluruz bi araba insan şeklinde gideriz, benim annemlerin orda evi var, bi gece de orda kalırız" falan diyo ben de ay dimi ne güzel oluur falan diyorum... kafalar iyice olunca ben dayanamadım sordum siz niye ayrıldınız benimkiylen diye. "ben de tam bilmiyorum ama tanıştıktan çok kısa süre sonra çıkmaya başladık, o dönem o bana bi anda çok fazla geldi kaldıramadım, zaten ilişkiler konusunda çok kötüyümdür ben" dedi. heh dedim iyi benimkinde bi yamuk olduğundan diil, kız avrupai triplere girmiş ondan ayrılmış. "ama şimdi çok iyi arkadaşız o çok iyi bi insan, onunla çok güzel vakit geçiriyoruz, umarım senin için sorun olmuyodur, gerçekten endişelenmeni gerektiricek bi durum yok, benim de erkek arkadaşım var zaten" dedi. galiba "birileri" biraz çıtlatmış benim bunların baş başa buluşup durmasına çok hasta olmadığımı! "yani açıkçası başlarda garipsedim ama şimdi seni daha iyi tanıdıktan sonra sorun etmiyorum" dedim. belki sonradan gene kıskançlığım pörtleyebilir ama şimdilik biraz rahatladım kızın manitasını falan görünce. zamanında aşık olduğum bok beni aynen böyle "ay saçmalama hiç alakası yok biz çok kankiyiz zaten onun da erkek arkadaşı var ay sen de yani deli misin kaç zaman önceydi o aa" diyip boynuzladığından beri iyice bi işkilleniyorum eski kız arkadaşlardan. engelleyemiyorum. ha biz böyle kız arkadaşlar klübü olarak eski manitalardan kıllanıyoruz kıllanıyoruz, sonra o adamlar alakasız biriyle bişi yapamaz mı, yapabilir. bu bize kapak olmaz mı, olabilir. gene de korkunun ecele faydası yok mentalitesini benimseyemiyorum.

anlayamadığım bi şey var bi de: o akşam manitanın bi arkadaşı demiş ki buna "bana x'i ayarlasana" o da demiş ki "birincisi o benim eski kız arkadaşım, ikincisi erkek arkadaşı var" çocuk da bozulmuş falan, nasıl bozulduğunu gülerek anlatıyo bana. hehehe evet ne kadar komik bi dakka lan neden "birincisi o benim eski kız arkadaşım"? madem o kadar kankasınız, arkadaşınla çıksa rahatsız olmaman gerekmez mi? ya mesela benim de şimdi arkadaşımla çıksa garipsiceğim eski erkek arkadaşlarım var ama çok kankayız diye gezmiyorum onlarla. hatta hiçbiriyle görüşmüyorum bile. birinden ayrıldıktan ve bişeyler bittikten sonra bile arkadaşınla çıkmalarını istememeyi anlayabiliyorum, eski erkek arkadaşın ondan sonra birden bire arkadaşının erkek arkadaşı olarak hayatına tekrar giricek, garip bi durum hakkaten. ama madem o kadar kankasınız eski kız arkadaşınla, görüşüp görüşüp duruyosunuz, neden rahatsız olursun ki o zaman, orasını anlayamıyorum. anlayan birisi bana anlatırsa sevinirim.

son olarak şunu belirtmek istiyorum ki talk talk'un solisti bariz balıkçı temel'miş. bu da kanıtı.

Saturday, May 30, 2009

taşındım



evet evet sonunda taşındım. ev bulmamla taşınmam bir oldu. "evet meraba, burası mutfak, bunlar odalar, this is a book, banyo, tuvalet, hoop taşınıyoruz" şeklinde gelişti olaylar. artık iki kişilik bi evde kalıyorum. ev arkadaşım avusturyalı bi kız. sevimli bi kıza benziyo, manyak çıkmamasını umuyorum. ex-gıcık ev arkadaşım da ilk başta sevimli görünüyodu çünkü. insanların sağı solu belli olmuyo.

apartmanda asansör var, yemek alışverişi yaptıktan sonra torbalarla kat kat merdiven çıkmak zorunda olmamanın verdiği mutluluk kelimelerle anlatılamaz. asansörün ilginç yanı anahtarla çalışıyo olması. sadece apartmanda oturanlarda anahtar var, başkası asansörü kullanamıyo. bunun nedenini sorduğumda şöyle bi cevap aldım: "çünkü apartmanda oturanlar asansör için para ödedi, o yüzden burda oturmayan ve dolayısıyla para ödemeyen insanlar asansörü kullanamaz." çok harika bi sistem, böylece para ödeyenlerin hakkı geçmemiş oluyo. avusturya ülkesinin anayasasının ilk maddesinin "hak geçmesin" olduğundan şüpheleniyorum. mesela bunlar milletçe kul hakkı olayından da muaflardır bence, zira kimsenin kimseye 1 cent alıcağı vericeği olmuyo, olamıyo. her şey kuruşu kuruşuna ödenmeli. yoksa haksızlık olur. misafir dediğin de merdiven çıkar.

bugün uyuşturucu krizine girmiş bağımlı gibi odamdakü bütün kutuları hunharca açarak bilgisayarımı aradım. ilk onu çıkardım mutfak masasına koydum dank diye. daha yerleştirmem gereken bissürü eşya var, bu yerleşme süreci bi 12 yıl sürücek diye tahmin ediyorum.

neyse ben yerleşme işlemlerine devam ediyim. pazartesi resmi tatil olduğu için salı gününden itibaren de yer değişikliği bildirmeydi, belge alıp vermeydi öyle şeyler başlicak. of of... neyse o eşyalar eski evden 4 kat merdivenden aşağı taşınmak suretiyle getirildi ya, heralde işin en zor kısmı oydu.

sağlıcakla kalın

Monday, May 25, 2009

günün sorusu:

(bugün yazayazdığım ancak blogger sorun çıkardığı için yayınlayamadığım postumu takdim ediyorum siz sevgili ruhani patateslerime. yayınımız kaldığı yerden devam ediyor.)


bilin bakalım gene nerden bildiriyorum? söylemem sürpriz. hayatta tahmin edemezsiniz.

evinde bilgisayarını ele geçirdiğim ismini vermek istemediğim unintended kişisi bi arkadaşından ders notu mu ne almaya gitti. sonra gelip ders çalışıcak, ben de bu esnada evini bekliyorum. bir nevi bekçiyim. aynı zamanda da bi arkadaşım uyansın da mesaj atsın ki havuza gidelim diye bekliyorum. on numara hava var dışarda. önümüzdeki günlerde de felaket yağmur yağıcakmış, şu yaz havasından zamanında faidelenmezsem çocuğumu keserim.

bu uyansın da mesaj atsın diye beklediğim arkadaşım avustralyalı ve natalie imbruglia'ya benziyo. ama aslında teknik olarak avusturyalı, çünkü annesi babası avusturyalı. ama almanca bilmiyo pek. özüme döneyim köklerimi göreyim diye kalkmış buralara gelmiş, almanca öğreniyo şimdi. bu olay bana çok ilginç geliyo mesela, annesi de babası da avusturyalı ama çocuklarıyla ingilizce konuşuyolar hep. bu kızcağız kesin çok çekiyodur avusturya ile avustralya'nın karıştırılması olayından.

az önce unintended yuvasına döndü ve şöyle dedi: "tuğçe benim gibi bi kız, çok tatlı." ahahaha ciddi ciddi dedi bunu.

peki geçen gün türk restoranında yaşadığım muhabbet?

ben: bi sprite alabilir miyim?
garson-1: he?
ben: sprite, sprite alabilir miyim?
garson-1: he? ne alabilir misin?
ben: sprite
garson-2: sprite diyo oğlum sprite, ben burdan anladım sen hala anlamadın koş git sprite getir
garson-1: ach sooo, sprite, tamam.
garson-2: bu küçükken menenjit geçirdi de o yüzden böyle oldu
ben: hmm !? (ne tepki vericeğni bilememek)
alman manita: bu garson sana ötekinin türkçe bilmediğini mi söyledi?
ben: eöö yok pek öyle diil...

neyse şimdi anintendıt ders çalışcakmış ben de bilgisayarını ona teslim etmek suretiyle buralardan uzaklaşıyorum. eve gidiyim de hazırlaniyim.

Monday, May 18, 2009

evet.

gene unintended'dan bildiriyorum. zaten evime neden kira ödüyorum bilmiyorum, devamlı burdayım. unintended yorgun, uzandı. ben de kalktım, uyuyakalmiyim diye blog yazıyorum. aslında ders çalışmamız gerekiyodu. evet.

avusturya kraliçesi olduğum zaman çocukların bağırmasını yasaklamaya karar verdim bugün. özellikle süpermarkette sıra beklerken ya da otobüste giderken arkada ciyaklayan bişeyler olması sinirlerimi kaldırıyo. çocuklar bağırmasın, uslu olsun. evet.

bu aralar facebook'a herkes "1 kadın 1 erkek" dizisinin videolarını koyuyo ben de beğenerek izliyorum, sevgili kolalı haribolarım. en sonunda biyerden bulup bölüm bölüm izlicem galiba, eğlenceli bişeye benziyo.

öf genetik çalışmak çok sıkıcı. ben psikanaliz olsun, psikolojik rahatsızlıklar olsun böyle şeyler çalışmak istiyorum. artık okulum master'la lisansı ayırsa da master yapıcam derken abuk subuk lisans dersleri almak zorunda kalmasam. neyse bunun niye böyle olduğunun açıklamasını yapmak çok zor şimdi ama böyle gerzek bi durum var.

gerzek durumlardan söz açılmışken belirtmek isterim ki lady gaga'nın temmuz sonunda viyana'da konser vericek olması ve benim o esnada türkiye'de olucak olmam da son derece gerzek bi durum kanımca. aynen zamanında benle gelicek kimse olmadığı için iamx konserine gidememem, tek başına konsere gidememe kabızlığına sahip olan bi insan olmam gibi.

ev arıyorum, arıyorum, bulamıyorum. galiba en sonunda unintended'ın buzdolabına taşınıcam. küçükken buzdolabında penguen beslemek istiyodum ve ısrarla neden penguen besleyemiceğmizi anlamıyodum. bu hayalimi de bu şekilde bizzat gerçekleştiricem sanırım.

evet.

Thursday, May 14, 2009

Wednesday, May 13, 2009

ortaya karışık

bikaç gündür bizim oralardaki bikaç trafik lambası bozuk, trafik polisleri görüyo lamba görevini. onları lemmings'e benzetiyorum; vardı ya bilgisayar oyunu şöyle tipler vardı resimdekinden. bu üç boyutlusu tabi ben bunu bebeykene amiga'da oynarken böyle diildi bunlar. trafik polisleri de aynen böyle duruyo işte. sanki oyunun sonunda onları hedefe geçiremediğin için patlatmak zorunda kalıcakmışsın da onlar da "oh nooo!" diye pıt pıt patlicakmış gibiler.




geçen gün benim manita bu blogu görmek durumunda kaldı o yüzden sonradan görür sorar falan diye adını değiştiriyorum manita dicem artık ona blogda. ona taktığım malum ismin ingilizcesi almancası falan da benziyo zira.

geçen gün manitanın ev arkadaşı sataştı bize. dedi ki "siz de hep senin arkadaşlarınla takılıyosunuz, sen freud'un hiçbi arkadaşını tanımıyosun di mi?" o da dedi ki "yoo iki tanesini tanıyorum". bu da "sadece iki tane mi? hıh" dedi güldü pis pis. o esnada farkettim ki burda böyle arkadaş grubu diye bişeyim yok. ayrı ayrı bikaç tane arkadaşım var, bazen onların da arkadaşları geliyo öyle takılıyoruz. zaten bin tane arkadaşım yok ki burda, sadece iki tanesini tanısın. bi de bu arkadaşları toparlayıp arkadaş grubu oluşturmaya kalkışsam gene sorun. bi defa herkesin ayrı bi düzeni var birinin vakti olunca öbürünün olmuyo. ikincisi; mesela incilerin efendisi başak, unintended ve benim manitayı aynı ortama soksam, başak almanca konuşmaz zor geliyo konuşamıyorum der, unintended ingilizce konuşmaz almancam daha iyi ingilizcede istediğim her şeyi söyleyemiyorum diye, tıkanırız. böyle ingilizce ya da almancada ısrar edip diğerini konuşmayan çeşitli arkadaşlarım var. hatta bi kere burda türkçe bilen avusturyalı bi arkadaşım var onunla ve türk bi arkadaşımla buluşmuştum. türk almanca konuşmak istemez, avusturyalı nasılsa almanca anlıyoruz diye türkçe kasmak istemez, herkes birbirini anlayıp kendi anadilinde cevap vermişti, acaip bi ortamdı.

neyse işte hal böyleyken telefunken şeklinde çok fazla ortamıma sokamadım çocuğu. çok bi ortamım da yok o da bi sorun teşkil ediyo tabi. tek tek buluşmalar ayarlayıp bi iki kişi daha tanıştıriyim bari kıllanmasın "niye bunlar beni aralarına almıyolar, ben aldım onu bağrıma bastım, ortamıma soktum, fahri alman yaptım" diye.

ev arama işlerini baya boşladım bu ara, yarın onunla acilen yeniden ilgilenmem lazım. daralıyorum artık bu evde. içinde hareket etme alanı olan ve insan çağırabiliceğim bi oda istiyorum.

bu dönem almayı ve geçmeyi planladığım iki dersin de ben giriş sınavlarına girmeden önce başlamış olması çok mal bi durum bence. yetişmem gereken bissürü yer var, çok yavaş ilerliyorum. derslere ortasından girince bişi anlamıyorum diye derslere de girmiyorum artık. oturup kütüphanede genetik bilmemne okuyorum öf hiç ilgimi de çekmiyo. avusturya kraliçesi olduğum zaman genetik fizyoloji biyoloji falan gibi derslerin psikolojide zorunlu olmasını yasaklicam. bi de bilimadamlarının kaçmayan çorap icat etmesini zorunlu hale getiricem. ten rengi kilotlu çorapları bi kere giyiyorum hepsi ilk seferde kaçıyo. almicam artık bu ne ya... avusturya kraliçesi olunca yapıcağım diğer icraatları şurda biyerde ingilizce olarak yazmıştım, nerdeydi o yaa.. şurda mıydı.. yok yok.. heh buldum şurdaydı.

yapmam gereken diğer işler arasında printer satın alma bu hafta üst sıralara yükseliyor sevgili izleyenler. bütün derslerin notları internette, onları biyerde print ettirmek hem daha pahalıya geliyo uzun vaadede hem de baya bi vakit ve uğraş kaybı. bunu da buraya yazıyorum artık yapmam lazım bak. bi de bi çeviri yapmam lazım, hastanelerde hastalara doldurtulan bi form varmış almanca bilmeyenler için onu türkçeye çevirmemi rica etti bi arkadaş. şöyle kabataslak çeviriver dedi o kadarını yaparım heralde. bunu yapmayı da devamlı unutuyorum.

hafızama ek kart alabilmek istiyorum!! yok abi 8 bit'ten sonrasını kaydedemiyorum. dardanel ton mu yesem napsam?

Sunday, May 10, 2009

viyana kıroları ve geçmiş olsun bana




canım viyanamda bi maltepe havası hakim sevgili bilog. az önce eve gelirken maruz kaldığım sözlü tacizlerin haddi hesabı yok. hepsi de avustur sarhoşlar tarafından yapıldı. mini etek falan giymiş olsam gene anlicam -gerçi yok çok da anlamicam çünkü eskiden burda mini etek giyenleri de gayet rahatsız etmezdi kimse ama anlamış gibi yapıcam o zaman. fekat durum öyle de diil.

gece otobüsüne doğru yürürken yolda bi arkadaşıyla telefonundan cıstak cıstak michael jackson dinleyen birisi beni durdurup "şarjım bitiyo telefonunu kullanabilir miyim sim kartımı takabilir miyim lütfen lütfen" dedi. anlamıyomuş gibi yaptım hatta destek amaçlı ellerimle anlamıyorum işareti yapıp yürümeye devam ettim. o adam ordan ben sokağın sonuna varana kadar olduğu yerden monolog halinde konuşmaya devam etti: "buralı diilsin di mi? nerelisin? nerden geldin? adın ne? benim adım daniel, senin adın ne? heey nereye gidiyosun? dursana! ben eve gidiyorum benle gelir misin?"

özellikle bu son cümledeki özgüven beni benden aldı. acaba gerçekten basıp gitmekte olan birinin ardından osuruk kıvamında laflar atmakta olduğunu bilmiyo olabilir miydi bu adam? "benimle eve gelir misin" dediğinde sokağın sonundan "hiç sormicaksın sanmıştım! oh evet evet!" diyerek kollarına koşucağımı düşünmüş olabilir miydi? fazla kafa yormadan devam ettim. eve dönüş yolunda 2 kişi daha yolumu kesip bişiler dedi, ben yürümeye devam ederken onlar da konuşmaya devam ettiler.

eskiden buralar böyle diildi sanki ya... insanlar saygılıydı, beyoğlu'na iki dirhem bir çekirdek çıkardık. laf atsa atsa belki karlsplatz'daki junkie'lerden biri laf atardı kırk yılın başı, ama onlar da mütemadiyen kafalarında halay çektikleri için çok şaşırtıcı bi durum olmazdı. avusturlar da tozuttu iyice.

dönüş yolunda filozof'un çalıştığı bara uğradım. nası olsa yol üstünde, bi gidiyim bakiyim napıyo hem de iyigeceler diyim diye. harıl harıl çalışıyodu garibim. iyi gecelerimi diledim, ev istikametinde yola devam ettim. otobüste giderken "ulan bu barı da çok severim he, ayrılırsak gelemem bi daha buraya of sıçtık zaten 3 tane güzel yer var biri de bu yaa napcam" diye tribe girdim bi süre. bilet kontrolcüsünün gelmesiyle tripten çıktım.

aşık olmakla "yoo kendimi frenlemeliyim hemen kapılmamalıyım, her an çok sıç şeyler olabilir" mentalitesi arasında yazlıklardaki balkon salıncağı tadında gidip gelirken farkettim ki çok da frenleyemiyorum artık kendimi. birisi onu sorduğunda yüzümde otomatikman şapşal bi gülümseme oluyo. arada ekşın olsun diye kendime iş çıkarıyorum, bi gün görüşmüyoruz, özlüyorum. "ya böyle böyleyse, ya şöyle olursa?" diye kafamda bişiler kurup tırsıyorum.

geçmiş olsun bana, ne diyim...

Thursday, May 7, 2009

bugün çok gezegen uyandım.




gezegen demek işte öyle kafası karışmış, evrenden uzaydan alakasını kesmiş, kendi etrafında dönen demek.

unintended'da kalmıştım. unintended'ın sabahın erken bi saatinde "hassiktiiiir" diye uyanıp "alarmı sen mi kapattın? alarmı kim kapattı? allah kahretsin projeye geç kaldım! allah kahretsin çok geç kaldım! hassiktir hassiktir! alarmı kim kapattı? proje... alarm..." nidalarıyla ufukta kaybolduğunu hatırlıyorum. sonra yeniden sızmışım. rüyamda cornflake girl, ben ve tarkan bi partideydik. cornflake girl tarkan'a yazıyodu. bu partiden sonra nereye gidelim diye konuşuyoduk. derken beynimde "dıım dıdıım dıdım yaktın beni hain dıım dıdım dıdım tiryakin oldum yarim" dizeleriyle "noluyo lan?" diye uyandım. uyandığım gibi içimden "çikolataaaaaa" diye bağırarak içgüdüsel olarak nitelendirebiliceğim bi şekilde buzdolabına koştum. buzdolabını açtığımda suratıma çarpan esintiyle ayılmış olacağım ki unintended'ın evinde diil çikolata, şeker bile bulundurmadığını hatırladım. buzdolabını kapadım.

öğleden sonra filozofla telefonda konuştum. klasik bugün naptın muhabbeti yaptık. bu benim çok komiğime gidiyo mesela, normalde bugün naaptın sorusuna bi insan nası cevap verir? "okula gittim, sonra şehlacan'la buluştum, beraber bi kahve içtik, o da manitadan ayrılmış çok dertli. sonra berksu geldi bi arkadaşıyla, biraz takıldık, berksu'nun arkadaşı şehlacan'a yazdı, sonra sinemaya gittik hepberaber." di mi mesela? filozof'a soralım:

-bugün naptın?
-sabah kalktım. duşa girdim. sonra kahve yaptım. kahve içtim. o sırada ev arkadaşım geldi. naber dedi iyiyim dedim. sonra baktım kağıt çöpü birikmiş onu dışarı çıkardım. sonra okula gittim.

aman neyse tek almanlığı bu gününü anlatmadaki detaycılığı olsun. o gene işte kahve yaptım kahve içtim derken ve ben de kıs kıs kıs şeklinde gülerken dedi ki "okula gittim, okuldan çıkışta x'le buluştum birer kadeh bişey içtik."

x dediğim kişi değişken zannedilmesin, hemen alttaki post'ta bahsettiğim eski kız arkadaşı yeni kankası olan kişiye tekabül ediyo. "ha iyi yapmışsın hayatım, üç gündür görüşmüyodunuz özlemişsindir" dedim içimden. bazen çok seviniyorum iç ses dışardan duyulmayan bişey diye. hiç üstünde durmadan hmm diye geçiştirdim ama sinir oldum "her gün mu buluşuyo bunlar, bu çocuk her gün ağaç türleri hakkında konferans dinlemezse günü iyi geçmiyo mu" diye.

ben türkiye standartlarında minimum kıskançlıkta bi insanım. "ne o öyle arkadaşıyla buluşup kahve içmeler, çocukluk arkadaşı da olsa kız sonuçta, neden beraber kafeye gidiliyo" diyip kavga çıkarma potansiyelinde arkadaşlarım var orda. avrupa diyarında ise bildiğin kıskanç insan kategorisine giriyorum. burda eski kız arkadaşla baş başa buluşma olayını kıskanırsan kıskanç bi insan oluyosun mesela. kavramların farklı kültürel ortamlarda farklı tanımlar ve atıflar kazanması ne ilginç bir olgu değil mi sevgili gönül jelibonları? neyse dur içime sosyal psikolog kaçtı. bu vesileyle bi arkadaşımın "sosyal psikolog olmak istiyorum ama gıcık olmaktan korkuyorum" şeklindeki özlü sözünü alıntılamak isterim.

konuya dönelim. dönüyoruz... döndük. bi kere bi arkadaşım demişti ki (türk kendisi) "ya sen ne kıskanç olmayan bi insansın hiçbişeyi mi kıskanmıyosun?!" ben de demiştim ki "ya mesela eski kız arkadaşıyla baş başa buluşup duruyosa kıskanırım." arkadaşım da demişti ki "e oha yok artık bi de kıskanmasaydın!"

avrupa, sözüm sana! ulan bu kadar adamsınız, biriniz bile mi rahatsız olmuyosunuz manitalarınız eski manitalarıyla buluşunca? aranızda toplanıp karar mı aldınız "arkadaşlar bundan sonra avrupa sakinleri olarak eski manitalardan zerre kıl kapmıyoruz, bi de birisi yanımızda manitamıza sarkarsa sesimizi çıkarmıyoruz, çünkü herkes kendinden sorumludur, hepimiz bireyiz. hadi şimdi dağılalım. lütfen dağılırken birbirimizden belli bi mesafede durmaya özen gösterelim" diye? beni sinirlendirmeyin!

Monday, May 4, 2009

modernim modernsin modern




dün bi arkadaşımla buluşmuştum sonra filozofu aradım akşam, o da ben bi arkadaşımla bilmemnerde oturuyorum kop gel dedi. ben de arkadaşımı aldım gittik bunların yanına. kızı gördüm meraba dedim, içimden diyorum ben bu kızı nerden tanıyorum? ben bu kızı biyerden tanıyorum. tanıştım mı acaba önceden, şimdi tanımadım ayıp olmuştur o zaman. yok yok ben bu kızı tanıyorum, gördüm ben bunu. ne çok konuşuyo ya bırbırbır kafam sikildi. sevimli bi kız aslında. tanıyorum ben bunu kesin. ben bu kıza neden inceden kıl olmaya başladım? çok da iyi bi kıza benziyo halbuki... alla alla... nerde gördüm ben bunu daha önceden ya? of ne salak suluk şeyler anlatıyo ya bana ne bunlardan öf... botanikçi midir bi ağaç türleridir tutturmuş gidiyo. ya benim birine sebepsiz kıl olmam çok nadir olur, katil falan mı bu acaba, neden kıl oluyorum? ters bi hali de yok... alla allaaaa...

derken filozofun başka bi arkadaşı geldi. anladığım kadarıyla "felsefe okuyorum, çok deliyim, dan dan her şeyi söylerim, sosyal çekincelerim yoktur" modeli bi adam. biraz muhabbete dahil olduktan sonra o anahtar soruyu sordu:

- şimdi bunlardan hangisi eski kız arkadaşın, hangisi yeni kız arkadaşın?
(bikaç saniye sessizlik)

kafamda 500 voltluk bi ampul yandı. bana bu kızın resmini göstermişti bi kere bilgisayarındaki resimlere bakarken. "bak bunla biz 3 sene önce bi ara çıkmıştık ama şimdi süper kankayız. zaten hala görüştüğüm tek eski kız arkadaşım bu, ama ikimizde de hiçbişey kalmadı o yüzden hiç kasış olmuyo onla buluşmak, arada görüşüyoruz" demişti.

- eööö ben eski kız arkadaşıyım

kız bunu dedi bi gariplik oldu tabi. ama gariplik olmamalı ya, çok moderniz ya, ben de hemen arkasından elimi kaldırmak suretiyle atladım:

- ben de yeni kız arkadaşıyım!

bunun üzerine gene gariplik olmasın tabi, genciz moderniz ortamı kurtaralım diye benim arkadaşım atladı:

- bizim aramızda ise hiçbişey olmadı!

allahım ne afacanız, çeşitli şakalar, espiriler... ben gene bi çıkış yaptım

- henüz bişi olmadı aralarında ama ilerde nolur bilemeyiz tabi!

ehehe mehehe gülüşmeler. ah beni beni!

kız anlatıyo "bilmemne filmi izledim çok beğendim, zaten bilmemkim yönetmeni de çok severim, hatta onun bi filmi daha vardı biliyo musunuz bak film dedim de aklıma geldi, geçen gün..."

benim o sırada aklımdan geçenler: şimdi bunlar öpüştü di mi zamanında... seviştiler falan. suratını sevmiştir saçına dokunmuştur... bak bak bak bişi anlatırken koluna dokundu benimkinin! elleşme lan benim o! nesini beğenmiş bu kızın ya erkeğe benziyo. beni de onu da güzel buluyosa işimiz var...

neyse ki böyle bi "aman eski kız arkadaşımın yanında seni tanımam, gariplik olur" ya da "eski kız arkadaşım burda ya, senin burnunun dibinden öteye gitmem, kıskandırmak boynumun borcu" gibi sahalarda görmek istemediğimiz türden hareketler olmadı. her zaman nasılsa öyleydi yanımda. o yüzden çok delirmedim.

dönüş yolunda sadece ikimiz kalmıştık. ben de içmişim, çenem aralandı:

- o kızı gördüğümde biyerden tanıyorum ben bunu nerden tanıyorum diye düşünüp durdum, sonra ama nedense içimde onunla ilgili garip bi his var neden acaba diye düşündüm, sonra eski kız arkadaşın olduğunu anlayınca açıklığa kavuştu her şey.

- o beni iki gün önce aramıştı ben geri aramamıştım, sonra bugün dışardayken baktım vaktim var geri aradım, buluştuk. 3 sene önce bi ara çıkmıştık, çok uzun da sürmemişti, 4 ay. şimdi arkadaşız, arada buluşup bişeyler içiyoruz o kadar.

- beraber sarhoş olmadığınız sürece benim için sorun yok.

- beraber sarhoş olmuyoruz ama olsak bile bişey olmaz. bi kere onun doğumgününe gitmiştim orda herkes sarhoş olmuştu. bi kere de ikimiz de sarhoşken tesadüfen bi barda karşılaşmıştık. hiçbişey olmadı aramızda ayrıldıktan sonra, olmaz da.

- bi kere başıma böyle bişey geldi, eski bi erkek arkadaşım beni sarhoşken eski kız arkadaşıyla aldatmıştı, o yüzden...

- onunla aramızda geçenler o kadar uzun zaman önceydi ki, şimdi hiç eskiden berabermişiz gibi bile gelmiyo. hiç merak etme, için rahat olsun, tamam mı?

(iç ses: zamanında da duymuştum ben bunları) dış ses: tamam

- utangaç ve tereddütlü görünüyosun :)

- öyleyim :)