Friday, December 10, 2010

öğretmeniiim! öğretmen miyim? ı ıh.

anne ben öğretmen oldum.

terapiydi göçmenlerdi entegrasyondu diye girdiğim stajda devamlı olarak okuldan gelen çocuklara ders çalıştırmak durumunda kalınca ilkokul öğretmenine bağladım. artık benim de "çeneniz değil elleriniz çalışsın", "o ödev bitecek, bi daha etrafta koşturduğunu görürsem seni çok fena gıdıklarım", "kendinizi bağırarak ifade etmeyin evladım", "lütfen insan gibi sesler çıkaralım" gibi abuk subuk laflarım var.

çocukların okumaya (kitap anlamında olsun, eğitim anlamında olsun) karşı olan isteksizliği ve bunu ifade biçimleri de zaman zaman dumur diyarına sürüklüyo beni:

kız (8): yaa sıkıldım ben okumicam bunu
i am not your freud (26,5): ama okuman lazım bak kendini geliştiriyosun ne güzel, okumayıp napıcaksın evde mi oturucaksın sonra?
kız (8, son derece ciddi): aa iyi dedin yaa eve gidiyim ben.

erkek (8): ben hiç okumak istemiyorum okula gitmek de istemiyorum
i am not your freud (26,5): e napıcaksın ilerde okumazsan? okumadan nasıl meslek sahibi olucaksın, ne iş yapıcaksın?
erkek (8): ÇİÇEKLERİ KESÇEM BEN


dumur olmadığım zamanlarda da erdener abi'ye bağlıyorum:

- freud öğretmenim sen evli misin?
- hayır
- erkek arkadaşın var mı?
- yok
- sevdiğin biri var mı?
- yok. ödevini yap.
- hiçkimseyi sevmiyo musun?
- hiçkimseyi sevmiyorum. (böyle sevgisiz bi insanım)

- freud abla benim ablam var senden küçük ama evli, çocuğu da var.
- aferin.

- freud öğretmenim ben çok sıkıldım ödevimi sen yapsan olmaz mıııı?
- olmaz.


bi de düzenli olarak "yavruları almancı türkçesinden kurtarma çabaları" içindeyim ama pek başarılı olamıyorum maalesef:

- biz okulda zaten bisürü buch ohuyoz
- buch ohuyoz deme, kitap okuyoruz de. ya türkçe ya almanca konuş.
- ya neyse işte zaten okulda bisürü buch ohuyoz sonra geliyoz burda da ohuyoz
- ühühühü


- kannst du meine hausübung kontrollieren? und ich muss auch noch diesen text auswendig lernen.
- tamam ama türkçe söyle bi de bunu şimdi.
- hausübung'umu kontrollieren yapar mısın? bi de bu text'i auswendig lernen yapmam lazımmış.
- "ödevimi kontrol eder misin? bi de burdaki yazıyı ezberlemem lazımmış"
- ya neyse işte yapsanaaa! bitteeee!
- allahım neydi günahım


neyse ki bu asıl okulla bağlantılı olarak yapıcağm zorunlu staj diil. biraz deneyim kazaniym, göçmenlerle çalışmak nası bişi onu göriyim, sabrımın sınırlarını genişletiyim, fazladan staj göz çıkarmaz diye yapıyorum. asıl staj daha terapiyle psikolojiyle ilgili olucak. öyle olucak di mi??? evet evet. şşş. sakin.

Saturday, December 4, 2010

real a lie, you're truly mine

öncelikle şunu söyliyim: melissa auf der maur fanı oldum. her gün bi şarkısını 10 kere dinlemezsem rahat edemiyorum. şu anda da real a lie, you're truly mine diye geziyorum.

peki niye öyle geziyorum?

geçen gün konserine gittim. sadece adını duymuştum önceden. birisi bana bi şarkısını yolladı, bu akşam konseri var hadi gel dedi. şarkıyı dinledim, geliyorum dedim. allahım sana geliyorum da demiş olabilirim, emin diilim.

peki kim bu birisi?

eskiden gıcık olduğum, şimdi ise hastası olduğum bi insan. baya baya hoşlandığım bi insan. bana son derece kanka çeken bi insan. öf bu ne biçim iş bi insan.

her buluşmamızda kendisiyle ilgili bi "aman allaam kaç kaç koş koşarak uzaklaş" temalı bilgi, bi de "bence evlenmeliyiz hem de bu sene" temalı bi bilgi ediniyorum. ben ki mantıklı bi insanım, "gönül gözüm kapalı giderek sana yazılıyorum" modeli geziyorum.

en ufacık minicik bi hoşlanma durumu olsaydı onun tarafından, hissederdim - ya da hoşlanan insan böyle bi öküzlük yapmaz şeklindeki çıkarımlarımdan biliyorum ki o hiç benim gibi düşünmüyo. bu yüzden arkadaş olmamız fikrine alışmam gerekiyo. belki de biraz mesafe koymam gerekiyo. koyamıyorum. ya da henüz koyamadım. salağım, biliyorum.

şu anda ev arıyo ve geçici olarak arkadaşında kalıyo. arkadaşının evi benim evimden 30 sn uzaklıkta. hemen köşede. bazen romantik komedilerdeki gibi arayıp "bi kapıya çıksana" diyip tutup öpesim ve kaçasım geliyo evinin önünden geçerken. sonradan "o neydi öyle manyak mısın?!" derse de "aa bilmem hatırlamıyorum sarhoştum" diyesim geliyo. arkadaşlarım "abi seviyosan git konuş bence" diyo. hiç birine götüm yemiyo. hayır bi de düşünsene ben dicem böyle böyle, o da dicek ki "aa yavru kuşum kankamsın sen benim", sonra bi dahaki buluşmamızda kasış olucak, bu böyle "ay yazık kıııız" modunda olucak bana, istemiyorum. ya bi de bi anlaşıyoruz ki sorma gitsin, acaip eğleniyoruz, muhabbetler gırla, buluşup duruyoruz devamlı. ben hiç bi erkekle tanışıp sonra baş başa baş başa buluşup da kanka olmadım. hani biriyle arkadaş olursun ama ortamdan biyerden tanırsın, böyle date gibi gelişmez olaylar. he salak ben bi de bunu date sandım bi de o var. aa ne güzel tanıyoruz birbirimizi derken bu bana bikaç kere buluştuğu kızın kendisine yol verdiğini ve ne kadar bozulduğunu anlattı. o esnada anladım freud kanka olduğumu. azcık şansım yaver gitse kafamı kıracağım zaten.

o yüzden:

"Real a lie, you're truly mine
I am that kind, living blind
Real a lie, I am that kind
Living blind, for a lie"

Thursday, November 11, 2010

yerim seni :)

[Görkem Yiğit Kuru]
1:34am
gecelere akıcaz
viyananın efsanesi olucaz
10 sene sonra
varlığımıza inanmayacaklar bile
[You]
1:34am
ahahah
[Görkem Yiğit Kuru]
1:34am
o kadar inanılmazları başarıcaz
[You]
1:34am
abi bence görkem yok yea
dicek insanlar
[Görkem Yiğit Kuru]
1:34am
kesinlikle
"yok artık görkem kuru" tabiri çıkacak
[You]
1:35am
ahshjshjshedshedk
[Görkem Yiğit Kuru]
1:35am
bak
şunu da diyim kaçayım
benim mini bi planım vardı
şimdi kaptan bi arkadaş var bizim...
[You]
1:35am
kaptan mağara adamı di mi
[Görkem Yiğit Kuru]
1:36am
bu kaptan arkadaş nikah kıyabiliyor
denizci bee
aaay
[You]
1:36am
oh EVET
HİÇ SORMİCAKSIN SANDIM
[Görkem Yiğit Kuru]
1:36am
işte evlenilecek kızları
ağıma düşürüp
benimle evlenir misin?
manyak yaaa
ağıma düşürüp onlara iyi bi koca olucam
[You]
1:36am
ahaha
ağa gel
fuhuş sanki
[Görkem Yiğit Kuru]
1:37am
avusturyadan sana da kapatırık bi tane
hazır çıkmışken denize
seni de evlendiririz
çocuk ayıldığında
çok geç olur
yüzükler takılmış olur
[You]
1:37am
oley
[Görkem Yiğit Kuru]
1:37am
iyi niyetli bi pisliğim ben:)

Tuesday, November 9, 2010

iyi günler, ben konuyla alakasız resim ekolünden geliyorum


ateşle oynuyorsun bebeyim


az önce scrubs'ın bi bölümünü izledim ve özendim: bahamalar'da romans yaşamak istiyorum. holly'yle film izlerken romantik sahnelerde iç çekip mızıldandığımda onun "film o film" demesini özledim. bi de duygusal abazalık had safhada demek istiyorum.

göçmenlerle çalışan bi dernekte staj yapmaya başladım. bugün türk çocukların ödevlerine yardım ettim ve elimden geldiğince düzgün türkçe konuşmalarını sağlamalıyım diye hırslandım. "malen yapalım mı", "ben onu aufbauen ederim" diye konuşuyolar, üzülüyorum. kendilerini yaşken doğru yöne doğru eğmek istiyorum. ne kadar başarılı olurum bilmiyorum tabii.

geçen gün odamı toplamıştım, gene ahır kıvamına gelmiş. yarın ders çalışmam gerekiyo, uğraşamicakmışım gibi bi his var içimde. yapılacak şeyler listesi mütemadiyen uzuyo sayın seyirciler.

geçen cuma arkadaşlarımla bi bardan çıkıp başka bi bara giderken baktık bi yerden müzik geliyo, müzisyenler var, hemen içeri daldık. jam session varmış, insanlar kafalarına göre çalıyolar. mikrofonu biri bırakıyo biri alıyo, her şey doğaçlama, şarkıları da sözleri de uydurmak gerekiyo. kanımdaki alkol oranı sağolsun fazla çekinmeden çıktım ben de meydaaaane, aldım mikrofonu. bişeyler uydurdum, söyledim. çok iyi geldi. daha sık şarkı söylemem lazım.

yatak istikametinde ilerlerken büyüklerin ellerinden küçüklerin hoptirininaynaay naynay ninay nom

Sunday, October 31, 2010

lelelelelele




ay hoşgeldiniz anacııım

*anlamsız müzik girer, i am not your freud sabahın köründe pırıllı yırtmaçlı gece elbisesi ve avize küpelerle anlamsızca danseder*

birbirinden nefis tariflerle yine karşınızdayım sevgili hanımlaaaar

bugünkü yemeğimiz sofraların sultanı, elit kesimin vazgeçilmezi sebzeli makarna

hemen malzemelerimizi söylüyorum not alalııım

sebzeeee

makarnaaaaa

kaçıranlar için tekrar ediyorum: sebzeee, makarnaaa

gelelim yapılışına:

makarnamızı pişiriyoruz, sebzelerimizi pişiriyoruz (yemek malzemelerini anlamsızca benimsemek)

veee sıcak sıcak servis ediyoruuuuz

soğursa ısıtıyoruuuz, sıcak servis ediyoruz, sıcak yiyoruz. sebzeli makarna bu sonuçta, intikam değil. ahahaytt

aklını kaçıranlar için tekrar ediyoruuum: ERÖRÖÖÖ

yayında ve yapımda emeği geçen herkese nanik. esen kalın.

Saturday, October 30, 2010

gerizekalının tekisin

patlamanı istiyorum

diğerleri gibi

çünkü hep aynı.

kimsenin yaklaşmasını istemiyorum.

vermek istemiyorum kalbimin ipini

başkası alsın yanını

kırılganmış

o kadar yoruldum ki

olmazmış

senden önce de yalnızdım

öyle bırak beni

telefona bakmak çok saçma

istemiyorum elindekini

kendini bana açma

kimin içi ağlıyor şimdi?

Monday, October 18, 2010

snap out of it




geçen gün bi cafe'de arkadaşımla onun köpeğine o esnada bestelediğimiz "seni gidi küçük fare" şarkısını söyleyip köpeği dansettirirken artık neden erkek arkadaşımız olmadığını merak etmemeye karar verdik :)

yine aynı arkadaşımla konuşurken dönem dönem bi adamı takıntı haline getirmezsek rahat edemediğimizi farkettik. sevgili olmasına gerek yok. takıntı haline getirince de rahat edemiyoruz gerçi. mütemadiyen rahatsızız. "madem huzurlu bi ilişki yaşayamıyorum, o zaman huzursuz bir bekar olayım" mıdır nedir bunun mantığı çözemedim. sonra kendime kızıyorum ya manyak mısın taktın elin adamına bıraaaaak aaaaa madem bekarsın bekarlığını yaşa "oooh kafam rahat hops hadi kanka eller havaya" yap diye. eller havaya yaparken gözün fıldır fıldır olmasın ay o mu geldi aman bunu mu dedi diye. diye diye ne diye?

yeni geçici ev arkadaşım ispanyola her gün düzenli olarak çamaşır yıkıyo, sevgili yumoşla yıkanmış çamaşır kokulu yatak örtülerim. kız resmen boş zamanlarında ispanyaya telefon etmekten, mutfakta rastladığı ev ahalisini o gün başına gelen her şeyi en ufak detayıyla anlatarak kitlemekten ve çamaşır yıkamaktan hoşlanıyo. bi yandan da iyi bi kızcağız, gıcık oldukça kendimi kötü hissediyorum. sonra bişey yapıyo, geçiyo bu hislerim.

o elektrik faturası bi gelsin ispanyola, bütün şarkılarım hep sana olucak.



edit: şekil 1-a: kız kalbini almış orda beklerken uygun bir aday oradan geçmiş bulunuyordu

Saturday, October 9, 2010

akşama incilerin efendisi başak'ta kızlar gecesi var

unintended:
ok hazirlaniorum o zaman simdi cikmama yakin haber veririm sana

i am not your freud:
tamam aşk böceğim

unintended
şık olcam ama bilesin : )

i am not your freud:
neden
kime süsleniyorsun
şıllık

unintended:
size anam
bunca zaman sonrasının şerefine : )

i am not your freud:

ahaha

unintended:
sonra spontane dışarı çıkalım diyince
bipa sendromu yaşıorum (editörün notu: bipa sendromu, son paragrafa bakın)

i am not your freud:
ahahahaha

unintended:
kaşlarım gelio aklıma

i am not your freud:
ya başakların köyünden spontane dışarı çıkılmaz
rahat ol

unintended:
hahaha nolur nolmaz

i am not your freud:
süt sağmaya çıkarız en fazla

unintended:
tamam
ineklere seksi gözükmek isterim

i am not your freud:
jahskjdhsköfhskjdf
gerizekalı :)

Friday, October 1, 2010

amca baba yarisidir yavrum




nuri alco nerelerde napiyo diye merak edenleriniz varsa söyliyim; amerika'da tv programi var, suclulari falan yakaliyo. en bilindik yöntemi ise viskilerine ilac katmakmis diye duydum.

dün yapilmamasi gereken bisi yaptim ve kahküllerimi kendim kestim. fena olmadi ama. burda kuaförler acaip pahali, bi föne 40 lira verdiginizi düsünsenize. burda hic gitmedim o yüzden. her türkiyeye dönüsümde rapunzele bagliyorum ve ilk is kuaföre kosuyorum.

gecen gün vize uzatmak icin gereken belgeleri toplamaya gittik unintended'la. evet evet kendisi yasiyo. bazen ortadan kaybolur, sonra cikar bi yerlerden. neyse iste belge alirken bi memure hanim teyzeyle aramizda gerilim oldu. buranin memurlari genellikle insani döver, özellikle yabancilari tabi. bi asagilamalar bi seyler...

memuriye: bu böyle yapilmaz bunun böyle olmadigini bilmiyo musunuz, hic düsünmüyo musunuz, inanamiyorum yani oofff bidi bidi bidi...
artik dayanamayan unintended: niye bu kadar düsmanca davraniyosunuz?
afallayan memuriye: ?! düsmanca davranmiyorum
freud: evet düsmanca davraniyosunuz ve bu tam bir avusturyali davranisi
unintended: sonucta bunlari bildiginiz icin biz size soruyoruz, biz her seyin nasil isledigini bilseydik size gerek kalmazdi di mi? herkes kendi yapardi islemlerini
memuriye: siz bütün gün burda oturup insanlarla ugrasin bakalim nasil davraniyorsunuz
unintended: ama sizin isiniz bu, burda calismayabilirsiniz o zaman (tayyip stayla)

bi de isin ilginc yani, "muhattap olmiyim, versin belgemi gidiyim, uzamasin" diye sesinizi cikarmazsaniz ooooh atarlandikca atarlaniyolar, ooh eziyolar falan. ama bi sakince karsi cikin, apisip kaliyolar. böyle bi durumda kalirsaniz siz de yapin, güzel oluyor.

alman ev arkadasim yurda döndü dün. henüz gecici ispanyol ev arkadasimizla tanisamadi cünkü kendisi ispanya'da su an. bi tanissinlar bakalim nasil anlasicaklar cok merak ediyorum. bu aksam alman ev arkadasimin avusturyali bi arkadasi ve onun norvec'te tanistigi amerikali erkek arkadasi bize yemege geliyolar. bu arkadaslar nasi bagliyo bu adamlari ya tee ordan burdan getirtiyolar ithal ediyolar, cok merak ediyorum. ayni bu irlanda'nin yarisini viyana'ya getirten avusturyali karilar gibi. bi seminer düzenlesinler cok rica ediyorum, festival gibiler katilmak istiyorum.

Thursday, September 16, 2010

hmmm hmm anlıyorum

yine avusturya'dan bildiriyorum ciciler. geleli bi hafta bile olmadı ama taze dedikodu aldım anlatmazsam çatlarım.

şurda anlattığım mal vardı ya benle buluşmaya gelmişti sonra bi kız gelmişti kucağına oturmuştu... geçen gün bi barda o kızla karşılaştım tesadüfen. baya bi konuştuk. ben mal adamın kendisi için "çok eski bi arkadaşım, neden kucağıma oturdu anlamadaaam" dediğini anlattıktan sonra kendisi de onunla konuştuklarını anlattı. meğer bunlar gayet bişiler yaşıyolarmış o esnada, resmi olarak birlikte olmasalar bile. özetle kendisi şunları yumurtlamış kıza:

- o gün kız kucağına oturunca ve ben kalkıp gidince önce kızı azarlamış "naptığını zannediyosun, bölgeni mi belirlemeye çalışıyosun kucağıma oturarak?" diye. sonra da benim peşimden gelip binlerce özür dilemişti.

- daha sonra "ben sana çok aşığım lütfen ühühü" diye kıza gidip "freud'la olan buluşmamız 'date' sayılmazdı, zaten arkadaşlarımla gelmiştim!" demiş. "ne zaman 'coffee date'e gidicez?" diyen de kendisi diildi sanki

- daha sonra "sana o kadar aşığım seni o kadar çok seviyorum ki korktum, o yüzden kaçmak istedim, freud bi 'safety net'ti benim için." demiş. ahahahaha evet canım evet.

- kız "bitti" demiş, bu "kabul etmiyorum" demiş, buluşmuşlar ağlamış yalvarmış, sinir krizi geçirmiş. titriyodu dedi. sonra da yüzük almış evlenme teklif etmiş.

"ben seni haketmiyorum, sorun sen diilsin benim bebeğim" dese klişe çemberini tamamlicakmış ama o zaman ayrılınıyo diye demedi herhalde. hala evlenelim diyomuş. kız da "ah napıcam ben bu deliyle, bilemiyoruuuum" modundaydı. he bu arada malın bütün bunlar olurken bi de yatıp kalktığı bi kız varmış, onu da bu kız hastalık kapınca sormuş, öyle öğrenmiş.

kız "onu istemiyorum" diyo, "artık aşık diilim manyak manyak davrandı korkuttu beni" diyo, "onun yüzünden hastalık kaptım" diyo, bi yandan da "napıcamı bilmiyorum, hala görüşüyoruz" diyo. iyi de bi kız aslında, ikimizin de olanlardan haberi yoktu o yüzden hiçbi problemim yok kızla ama bütün bunların üzerine hala "ay napıcam" modunda olması pek bi ilginç tabi. böyle kızsal bi "ya ama pişman olduuu kapıma köle oldu yağmurlarda ağladı, etkileniyorum bi yandan" tribi olsa gerek. "sana ne doğru geliyosa onu yap" dedim, sarıldık, sonra malla buluşmaya gitti. "istersen gel sen de" dedi ahaha "yok sağol ben iyiyim böyle" dedim. mal bi adamın egosuna en ufak bi katkıda daha bulunmak istemiyorum.

böyle adamlara meydan verenler olduğu sürece bunlar varolmaya devam edicek. maalesef.

ama o "safety net" olayına çok gülüyorum hala, dünyanın en büyük yalanı.



burda tanıdığım bi müzisyen var barlarda çıkıyo, yarın onu dinlemeye gidicez arkadaşlarla. belki ben de bi şarkı söylicem. heycanlıyım. hatta ufak bi beyin yangını çakiyim hemen: "heyecanlıyım daha yolun başındayım / hep yanımda ol, aşkına sevdalıyım".

okul daha başlamadı, belgelerle melgelerle uğraşıyorum klasik. vizemi uzatmak için gereken belgeleri topluyorum.

geçici olarak yeni bi ev arkadaşım var şimdi, ev arkadaşlarımdan biri fransa'ya staja gitti bikaç aylığına, onun odasında bu kalıyo. ispanyol bi kız. iyi bi kız ama çok konuşuyo, bi de ne yapsam "ay sen çok delisin yaaaa inanmıyorum manyaksaaan, bütün türkler mi böyle yoksa sadece sen mi böylesiiiiin?" şeklinde tepkiler veriyo, darlıyo beni zaman zaman. sonra beni arkadaşlarına anlatıyo böyle "ay bak bu ev arkadaşım, çok deliii, haftasonu dışarı çıktı, sonra geç geldi, öğleden sonraya kadar uyuduuuu" diye. "sen viyana'da yeterince uzun kalmamışsın" dedim. "gerçekten manyak insanlarla bi tanış da anlarsın kim deli kim diil". hayır bi de ondan sonra "ispanya'da biz sabahlara kadar çılgın atıyoruuuuz burda hiç öyle şeyler yoook" diyo.

şimdi odamı toplamaya kaldığım yerden devam ediyorum, sevgili mısır patlakları. hepinize şimdiden iyi haftasonları.

Friday, August 13, 2010

summer wine

Ben yazlıkçı oldum sevgili yumurtalı omletler. Bol bol denize giriyorum ve kıçımı serip yatıyorum. Hatta son zamanlarda kariyer planlarımda bi değişiklik yaparak deniz canlısı olmaya karar verdim. Ben suda duriyim öyle, arada fındık fıstık atın bana. Alkışlanıcak bişey olduğu zaman suda cıpcıp yapiym, isteyene boy veriyim, öyle geçsin günler. Yalnız çığlık atan çocuklara su atma hakkım saklıdır, sonradan yanlış olmasın.

Denizdi suydu bunlar güzel de ailecek yazlıkçı modu bazen daraltıcı olabiliyo, sevgili “dubaya kadar yüzelim”ciler. Özellikle babamın İstanbul’da etliye sütlüye karışmaz bi insanken burda “neeüüüy eve gece 3’te mi geldiniiiiiz?!?!” modeli bi insana dönüşmesi normalde ailesiz yaşayan bünyemi geriyor. Bi de nerden eve geldiniz diye sor, diskodan mı bardan mı? Yoo dostum yoo, zira burada öyle oluşumlar yok. E nerden geldik? (incecik sesle): sahilden. “Burası küçük yer ,söz olur, laf olur beri gelir” şeklinde bi mentaliteye yatay geçiş yapan babam zaman zaman “hareketlerine dikkat et, bu ne biçim oturmak, gel bana bazı bazı” gibi çıkışlarla da aklımı alıyor. Seneye yazlığa gelme hatasını bir daha yapmamayı planlıyorum.

Burda akşamları en büyük eğlencem İstanbul’dan ithal ettiğim Avusturyalı arkadaşımla birlikte sahilde oturup bira-çekirdek yaparken etraftaki Almancıların konuşmalarını dinlemek. Ben Almanya doğumlu Almancıları üçe ayırıyorum:
-Mikemmel Almanca konuşup kötü Türkçe konuşanlar
-Türkçeyi de Almancayı da çok iyi konuşanlar (genellikle Almancaları aksansız olup Türkçeleri sadece “e” harfini devamlı kapalı telaffuz etmelerinden kendini ele verir)
-Türkçeyi de Almancayı da doğru düzgün konuşamayanlar (favorim)

Bu üçüncü grup Almancılarımız konuşmayı sökemeyen çocuk agresyonuna sahiptir. Devamlı girdikleri kavgalardan ve ne kadar deliganlu olduklarından bahsederler. Kendilerini anlamak için hem Almanca hem Türkçe bilmek gerekir, zira “bana schimpfen etse egal , ama anama laf söyletmem” gibi çıkışları vardır. Her iki dili de ağlama isteği oluşturucu telaffuzlarla konuşurlar. Gene de bazen dedikleri şeyler çok komik oldukları için kendilerine kulak kabartmadan edemeyiz.

İzlenimlerim şimdilik bu kadar, bir sonraki yazıma kadar esen kalın sevgili… şeyler… bişeyler işte.

Bi de şarkı.

Saturday, July 24, 2010

hoyt ben geldim

abuk subuk bi uçak kaçırma mevzusunun ardından (uçak kaçtı, yoksa bi hava korsanı durumu yok) apar topar yurda geldim, yoğun bir ailesellik yaşadıktan sonra arkadaşımla bir haftalığına italya'ya kaçtım, döndüğümden beri de azcık dinlenmeyle henüz görmediğim arkadaşlarımı görme arasında gidip geliyorum.

uçağımın olduğu günden bi önceki gece bu alttaki postta bahsettiğim beni delirten denyonun o gün kucağına oturan kızla aslında gayet "takıldığını", bana onu "çok eski bi arkadaşım, alakası yok" diye tanıttığını, ikimize de yalan söylediğini ve kızın hiçbi şeyden habersiz umut beslediğini öğrendim. arkadaşımın arkadaşı olduğu için aynı ortamda bulunmakta olduğum kızcağzı mevzuya uyandırdım. şoka girdi. derken ortamdaki sarhoş bi gerzek karşısındaki adama sinirlenip aniden ellerini kollarını çırparak ayağa kalkınca ben de o kız da yanlışlıkla dayak yedik. ortalık karıştı. ortam biraz sakinleşince birileri bize teselli olarak vodka shot ısmarladı. sonra "yarın uçağım var, napıyorum ben? eve gideyim" diye abuk subuk bi saatte eve gittim. ertesi gün kalkıp alarmı kapatıp yatağa dönmüşüm, hiç hatırlamıyorum. neyse işte bi gün rötarla yurda döndüm ama tabii yaşadığım telaş ve rezil olma duygusunu ne siz sorun ne ben kastıriyim.

italya çok güzeldi hayran hayran gezdim. bi hafta boyunca pizza makarna dondurma pizza makarna dondurma pizza dondurma makarna dondurma şeklinde bi beslenme şeklim oldu. pek de güzel oldu. tavsiye ediyorum. ayrıca her köşe başında bi tarihi eser olması da çok etkileyiciydi. fotoğraf çekerken kendimi kaybettim.

geçen gün cranberries konserine gittim. çok iyiydiler, dolores de çok şeker. konser öncesinde kapıda sıra beklerken pharaoh ile telefonlaşıp nihayet tanışmamız ve konser sonrasında hepberaber bişiler yemeye gitmemiz de çok güzel oldu :) böylece blog buluşmalarına bi yenisi eklendi ama bu tam sayılmaz, şöyle adam gibi görüşmek lazım bi.

bi de bişi dicem, bu yaz neden herkes yardır yardır evleniyo? arka arkaya düğünler var devamlı. facebook'da herkes çift soyada geçti. evlenme sezonu diye bi şey mi var, nedir? incilerin efendisi başak da evlendi bu arada, ona burdan bu vesileyle tekrar mutluluklar :)

çok sıcak, ben bu akşam da salonda uyicam galiba. size serin geceler, roma dondurmalarım.

Tuesday, June 22, 2010

gerçeksen şaka gibisin, şakaysan hiç komik diilsin




tam da öngördüğüm gibi olay yalan oldu. galiba daha önce hiç kimse beni bu kadar kısa sürede bu kadar çok dellendirmemişti. ilk buluşmamıza 45 dakika geç ve arkadaşlarıyla gelmesini bi şekilde hoşgörmeye çalışırken iki dakka tuvalete gittiğimde o arkadaşlarından biri olan kızın bunun kucağında oturduğunu görmemle sabrımın taşması, mekanı terketmem, bunun arkamdan koşup "noldu? bi şeye mi kızdın? noldu?" demesi zaten yeterince acaipti. sonra ciddi ciddi nelere kızdığımı anlatmam ve bunun saçma sapan savunmaları da bi hoştu. öyle bilimum drama falan derken nası olduysa "çok özür diledi çok yalvardı bi şans daha veriyim" dememe karşılık olarak daha önce sabrımı yeterince taşıramamış olduğuna inanmış olucak ki o kaç kere "cuma buluşalım sokak festivaline gidelim ben kesin gidiyorum sen de gel" dedikten sonra ben cuma akşamı mesaj attığımda "ben eve gidiyorum yatıcam" diye cevap verip sonra sabaha karşı 5'te bi barda karşıma çıkıp pişkin pişkin "hehe meraba ben de eve giderken buraya uğradım" demeyi uygun gördü. pis pis bakıp arkamı dönüp gittim. ertesi gün mesaj "dün gece neyin vardı?". allaam bi insanın sosyal zekası bu kadar mı düşük olur? neyse bu beni delirtir, şimdiden sinir sahibi oldum diye azarlayıp gönderdim kendisini. nerde cins varsa beni bulsun olur mu, hiç öyle akıllı mantıklı adamlar gelmesin bana. böylece bir çok hoşlanma hikayesinin de sonuna geldik. blogumun adını "romance fail" olarak değiştirmeyi düşünüyorum. bu şehirde yaşayan adamlar yüzünden günden güne demet akalın'a bağlıyorum.

sınavım var, çalışmak istemiyorum. haziran sonunda dışarı montla şemsiyeyle çıkmak zorunda olmamın da etkisiyle negatif ve sıkıcıyım bu aralar.

Wednesday, June 16, 2010

there is a light that never goes out




Me:
dün 500 days of summer izledim gene
11:39pm

Deniz:
amerika'ya smiths diye bişey olduğunu öpreten film
11:39pm

Me:
haha
11:39pm

Deniz:
freudian slip oldu bu di mi?
11:39pm

Me:
ahahah çok fena hem de
ağzından mı öpretmiş?



analytic approach to style
derken analytic approach to deniz oldu :)

çok fena boynum ve omzum ağrıyo adostlar. hiç bişeye konsantre olamıyorum. bi krem vardı bende onu süriyim dedim bi okudum prospektüsünü "kalp krizi geçirirseniz ölürseniz deriniz delinirse iç organlarınız akarsa karışmam bak" falan yazıyodu sürmedim. bu memleketin kremi de bi acaip arkadaşım. krem böyle sürdüğümüz, yer yer ağrıyı alan çeşitleri olan falan bişeydir yani ne koyuyosunuz içine anlamıyorum ki?

bu yeni tanıştığım birisinden bişi olmicak bence. pek böyle bi rahat tavırları var bana karşı olsun, hayata karşı olsun. ama uzun zaman sonra bana edebi metinler yazdırdı ya helal. bi de senin duvarların var falan dedi hahaha nolcak senin de var dedim ben de. bu muhabbet bana eski filozof manitayla yaptığım tiksindirici ayrılık konuşmasını hatırlatmadı diil. sonsuza kadar ergenim bi de anlaşılan. morrissey torunu muyum neyim.

Tuesday, June 8, 2010

kesiyim mi topunuzu?




bankomat kartım gene bozulduğu için uçan kuşa borcum var ama neyse ki yarın para çekebilicem tekrar.

buna rağmen çoğacaip bi haftasonu geçirdim. bi ilan-ı ilişki isteği aldım bi de biriyle tanıştım ama onu söylemem sürpriz çünkü sonra popo gibi kalıyorum. bişi çıkarsa anlatırım. he şu kadarını söyliyim, oyunlu flört halindeyiz ama ben sabırsız bi insanım gelemiyorum çok fazla oyuna. oynamazsan da değere binmiyosun hede hödö. "kesiyim mi topunuzu he kesiyim mi?" diye oyunları bölen insan olmak istiyorum.

ilan-ı ilişki isteği de çok arkadaş bellediğim bi insandan geldi. kibarca reddettim ama gene de olay duygusal boyutlara ve "neyim eksik"lere ulaştı. olmayınca olmuyo dedim ben de. bugün özür diledi beni niye diye darladığı için ve arkadaş kalmak istediğini söyledi. umarım kalırız hakkaten de, çünkü çok sevdiğim bi arkadaşım, çok eğleniyoruz beraber, çok güzel vakit geçiriyoruz. ama o kadar.

pazar sabahı akşamdan kalma olarak kahvaltıda ve öğle yemeğinde sadece bira içmem de ayrı bi acaipti. sonra hava çok güzel diye parka gittik falan. pazatesi günü için olan istatistik ödevimi yapmadım ilk defa. kafam kaldırmadı. allahtan hoca da tahtaya kaldırmadı yoksa fena sıçış olurdu. bu hafta hayatımda bi değişiklik yapıp ödevimi son dakikaya bırakmamayı planlıyorum ama evdeki hesap çarşıya uyar mı bilmiyorum zira deli gibi çalışmam gereken 2 dersim var.

geçtiğimiz haftasonu itibariyle "hiç dev bira fıçısının üstünde dansetmişliğim yok" dersem yalan olur.

he bi de berlin'e gittim ben bi ara, ailesel kavuşmalar yaşandı, "fotoğrafları severim, yazıların ingilizce olmasını sorun etmem" diyenleri şöyle alayım.

jango diye bişi var çok güzel, last fm'deki gibi radyo dinleyebiliyosun ama beleş. hey gidi günler hey, ben sizin yaşınızdayken last.fm de beleşti hiç unutmam. bu jango daha sevimli bi de, arada "şarkıyı beğendin mi? beğenmediysen çok özür dilerim hemen başka bişiy açayım? ne çaliyim ne istersin?" gibisinden şeylerle geliyo. tavsiye ediyorum.

Monday, May 10, 2010

blog buluşmaları

merhaba sevgili çilekli sütler. yazamadığım süre içinde 1. geleneksel blog görüşmeleri yapıldı. görüşmeler spontane ve basına kapalı olarak gerçekleştirildi. detaylar için tıklayınız. ya da durunuz o kendi gelir.


avusturya'da yapılan 1. geleneksel blog görüşmeleri geçtiğimiz hafta itibariyle sona erdi. yapılan açıklamalara göre ikili görüşmeler esnasında bloglar arası diyaloğun geliştirilmesi üzerinde duruldu ve blog sorunlarına dair barışçı çözüm önerileri masaya yatırıldı. bloglar arası dayanışmanın ortak bir paydada buluşmada önemli bir rol oynadığını kaydeden genel geyik başkanı i am not your freud "blog yöneticileri bloglar arası farklılıklara değil, blogların kardeşliğine odaklanmalı, bloglar arası ilişkilerin karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesinde ilerlemesine katkıda bulunmaya gayret göstermelidir" ifadelerini kullandı.



blog'dan tanıştığım ilk kişi miss chatte noire oldu. bi gün deniz'le internette konuşurken chatte noir'la aynı şehirde ikamet ettiğimizi öğrenince kendisiyle "slms, asl? cam var mı cam" şeklinde yakınlık kurdum ve "hadi o zaman bi kahve içelim" diye buluşup saatlerce konuştuktan sonra kendimizi ilerleyen saatlerde bi irlanda barında bulduk. yok lan yok bulmadık ben çeke çeke götürdüm. laf lafı açadursun az ötemizde duran bi grup genç beyefendi dikkatimizi çekti. chatte noir, benim beğendiğim irlandalı'yı "sanki boğazından sıkmışlar da gözleri pörtlemiş gibi" şeklinde nitelendirse de ben onun beğendiği arkadaşın prison break'teki adama benzediğini inkar etmedim. bütün bunlar olurken, söz konusu beyfendi grubuyla aramızda adeta bi duvar görevi gören ızbandut kılıklı hollandalı amcalar sinirimizi bozuyodu. saatler ilerledi, ızbandutlar nihayet zafer çığlıklarımız eşliğinde aramızdan çekildiler. "olm prizın breyk buraya bakıyo devamlı" dememle beraber prizın yanımıza yaklaşıp "afedersiniz nece konuşuyosunuz acaba çok merak ettim" dedi. bunu demek için yanımıza yaklaşınca farkettik ki prizını uzaktan sevmek gerekiyomuş, kendisi sadece karanlıkta gözleri kısarak bakınca prizına benziyomuş. demek ki her 3 numara saçlı hokka burunluyu prizın breyk sanmamalıymışız. neyse onun vesilesiyle benim patlak gözlüyle konuşma imkanı yakaladığım için hayalkırıklığım 2 saniyeyi aşmadı. hep beraber muhabbet ettik, güldük (daha ziyade prizını sallamadık çünkü o bayık çıktı, benimkiyle muhabbet ettik). allahım sana geliyorum dememe kalmadı, benimki "olduozamaniygünneeer" dedi gitti. bize de bahşiş olarak prizını bıraktı. "hemen gitmeyelim o gitti diye gitmiş olucaz ama prizın da çekilmiyo of" şeklinde biraz durduktan sonra neyse ki prizın da chatte noir'ın kendisini sallamadığını anlayıp gitti. bu maceramız da böylece sona erdi. bi sonraki maceramızda "bir ian sommerhalder gördüm sanki" ilüzyonuna kapılıp "gökhan özen gerçeği" ile yüzleşmek zorunda kalmamamızı diliyorum.

blog'dan tanıştığım ikinci kişi de voodoo girl'den dolayı internetten tanışıklığım olan jane doe oldu. geçen hafta şehrimize teşrif ediceğni haber verince buluşma planları yaptık. ikimiz de birbirimizin resmini görmediğimiz için birbirimizi içgüdüsel olarak tanımak durumunda kaldık. benim "şu mu acaba?" şeklindeki bakışlarımın da katkısı olmuş olabilir. neyse ben tam "ehuehue şimdi o jane doe sensin he mi" şeklinde bi moda giricekken kız beni aldı akademik ortama soktu "bu tez profesörüm bu proje asistanı bu dışişleri bakanı. arkadaşlar bu da burda yaşıyo, sorun!" diye, kendimi profesörlü mröfesörlü ortamda bilir kişi olarak buldum. büyüyünce mröfesör olmaya karar verdim ayrıca. neyse sonra baktım ortam kasış diil, profesörün muhabbet de iyi. hep beraber bira içtik, aklıma lisedeki "oğluuum ahmet hoca çok kafa ya var yaaa, içmeye gidiliiir" muhabbetleri geldi. sonra başka bi cafeye gittik, sonra onları chatte noir'la gittiğimiz bara götürdüm. jane doe "hoca da bi yere kadar" diye en az üç kere "hocam siz bizden sıkıldıysanız biz size mani olmayalım" dediyse de hoca mesajı almayıp "yok canım ne sıkılması gençler heh heh" diye bizimle bara geldi. barda yan yana dizildik, hoca da tepeden aldı hoparlörü aldı rock müziği, bi süre sonra zaten kendiliğinden gitti. holeey baş başa kaldık diye sevinmemiz çok uzun sürmedi çünkü bu sefer jane doe'nun arkadaşları otele dönmek isteyince jane doe da gidik sayıldı. bunu saymayız diye ayrıldık.

geçen cuma jane doe'nun son gecesinde tekrar buluştuk. onun arkadaşları ve benim arkadaşlarımla takıldık, canlı müzik dinledik. o kadar içtikten sonra shot yapmak kimin parlak fikriydi bilmiyorum ama ordan sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. kısacası "gençler gecenin ilerleyen saatleride alkolün de etkisiyle kendilerinden geçtiler". bu esnada voodoo girl'e bir selam çakma mahiyetinde "voodoo girl modeli blog resmi" çektirdik:




çok eğlenip çok abuk subuk bi saatte dağıldığımızdan dolayı jane doe'nun ertesi sabahki uçağına nasıl yetişiceğni merak ediyodum ki aldığım bilgilere göre o uçak kaçmış. kendisine bu vesileyle geçmiş olsun diyor, en azından eve sağ salim varmasına sevindiğimi belirtmek istiyorum. bi de vatana döndüğümde çok fena ararım, affetmem :)

Sunday, April 18, 2010

take anything you want




bu aralar nedense blog yazmaya çok üşeniyorum. zaten genel olarak baya üşengeç bi döneme girdim, üşengeçliğim yüzünden salak salak yapmam gereken şeyleri erteliyorum, yapamıyorum vs. tam bir kütük oldum. yere düşsem küt diye ses çıkarırım.

ev arkadaşlarımdan biri arkadaş çağırmış salonda oturuyolar. aralarında "anarşik yarim" de var (ya da anarşik ex yarim :P ya da anarşik ama yarim olamayan oluşum). çay almaya mutfağa gitmemle aylar sonra yeniden karşılaştık. mutfaktan el salladım ona ve diğerlerine. böyle kısa bi hukukumuz oldu.

sarhoş yazımda okuduysanız o salak barmenle tesadüfi karşılaşmamızdan bahsetmiştim. hani ısrarla mutlaka telefonumu isteyen, "bi daha görüşemezsek çok yazık olur senin gibi bi kızla her gün tanışmıyo insan" vs vs diyen sonra da aramayan. bununla o gece işte alakasız başka bi barda karşılaştık. ben onu görmemiştim, adımı söyleyince baktım, köşede arkadaşlarıyla duruyo. biraz konuştuk sonra neden aramadığını sordum, korktum ne dicemi bilemedim dedi. yani muhabbet açarken, içki ısmarlarken, flört ederken, ısrarla numaramı isterken korkmuyodu da sonra bi mesaj atmak bile mi o kadar büyüdü gözünde? ben buna inanmıyorum. uzun bi süre aynı barda 1,5 metre mesafede durduk. yalnız bu adamın bana bi yararı oldu; çok tatlı bi arkadaşıyla tanıştım. avustralya'lı bi kadın, gitar çalıyo şarkı söylüyo barlarda filan çıkıyo. uzun süre onunla konuştum, o sırada bu da devamlı bana baktı. sonra başkalarıyla konuştum ama gözü devamlı üzerimde. nedir derdiniz bi anlasam, ne istediği belli olmayan adamlar sürüsü... neyse derken telefonum çaldı, bilmediğim bi numara. açtım ama çok gürültü var duyamıyorum, bi saniye dedim dışarı çıktım. kiminle konuştuğumu anlamaya çalışırken bi farkettim ki bu barmen arıyo ama içerden aradığı için zaten gürültüden ne dediği anlaşılmıyo. telefonu kapadım içeri girdim tekrar, bunun yanına gittim:

ben: neden bana aynı bardan telefon ediyosun, zaten az ötemde duruyosun
bu: ...
ben: deli misin?
bu (hayır anlamında kafasını salladı)
ben: sarhoş musun?
bu: (evet anlamında kafasını salladı)
ben: anlaşıldı

sonra ben gene arkadaşlarımın yanına gittim, o da bütün gece salak salak baktı ordan. bu arada o avustralyalı kadınla çok şeker muhabbet ettik. müzikten konuştuk, şarkı söylemeyi ne kadar özlediğimden bahsettim. şu tarihte bu barda çıkıyorum sen de gel dedi.

dün arkadaşlarımla avustralya'lıyı dinlemeye gittik. çok güzel şarkılar çaldı, biz de eşlik ettik. ara verdiğinde yanına gidip tebrik ettim, biraz konuştuk. "bi şarkı söylemek ister misin?" dedi. gözlerim ışıldadı hemen tabii, bi yandan da çekindim, "ulan kaç zamandır karaoke dışında bi yere çıkıp şarkı söylemişliğim yok, bu kadın da baya iyi, hem şarkı söylememi hiç duymuşluğu yok, ya hayal kırıklığına uğrarsa?" diye düşünürken "ama bilmem ki şimdi, mırın kırın, çok isterim" diyiverdim. elinde hiç şarkı sözü yazan kağıt yoktu o yüzden baştan sona ezbere bildiğim kolay bi şarkı seçmek lazımdı.

- baby can i hold you'yu biliyo musun?
- biliyorum ama sözlerinin hepsini ezbere bilmiyorum
- bütün sözlerini ezbere bildiğin hangi şarkılar var?
- hmmmm... (hem de o kadar iyi bilmem lazım ki heycandan unutmamam lazım diye düşünüyorum)
- hit me baby one more time?
- tamamdır

evet sevgili çifte kavrulmuş lokumlar, ben dün gece sahneye çıkıp akustik gitar eşliğinde britney spears söyledim. pişman değilim. nası söyledim bilmiyorum, heycandan farkında diildim pek. avustralyalı ve arkadaşlarım çok güzel söyledin dediler ama kibarlıktan mı öyle dediler yoksa gerçekten güzel söyledim mi bilmiyorum. ama ilk defa burda tanıştığım abuk subuk adamcıklardan biri bi işe yaramış oldu :)

bu arada nedense youtube açamıyorum deliricem. gayet normal youtube izleyebilen biriyken günün birinde birden bire "sayfa görüntülenemiyor" diye hata mesajı çıkmaya başladı. o yüzden buraya video da koyamıyorum. delireceğim. ama görmenizi istediğim şeyler var, o yüzden şartları zorluyorum.

biz sıralarımızda oturup "this is a book", "this is a pencil" diye ingilizce öğreneduralım, japonlar tabii ki daha ilginç ingilizce öğretme yöntemleri bulmuş. bulmasalardı japon olmazlardı:

japonlara ingilizce dersi 1

bu da bir kriz durumunda yapılması gerekenleri güzelce açıklayan bir video. aynen gösterildiği şekilde uygulanması ideal olur

japonlara ingilizce dersi 2



çok gülüyorum.

Friday, April 9, 2010

sarroş. sori. saçmalıyo gibi olabilirim. ama muhtemelen yarın "iyi demişim" dicem.

bi defol ya


cidden.

gerizekalı mısınız nesiniz, anlamıyorum ki

i-pod'umu çok seviyorum

ama sen var ya sen, tam bi gerizekalısın. aynı diğer avusturyalı ve alman erkekler gibi. sen de, sen de...

hepiniz patlayın bence. bunu yapın.

Siúil
a Rún

john mayer, ne ayaksın?

"korktum"muş. ısrarla telefonumu almaya çalışırken korkmuyodun ama?

bu adam tek başına o kadar önemli diil. valla bak. sadece o kadar sıkıldım ki...

ooo 3 nokta falan. çok ergenim.

görevini tamamlayamayan lemmings gibi "oh no" diye patlamanızı istiyorum, küçük adamcıklar.

ayrıca neyden korkuyorum biliyo musunuz, bi gün birden bire batik kıyafetler giyip saçını erkek traşı kestiren, vapurda "ekonomist" okuyan feminist bi insan olmaktan.

bu şehir insanı ne hallere sokuyo, inanılır gibi diil.

Saturday, March 27, 2010

.mavi ekran

iyi bok yedim.


onun dışında eski erkek arkadaşımı gördüm bu akşam (felsefe öğrencisi olan) ve patlamasıdır dileğim.

300 500 patlasın ama öyle hafif patlamasın. o yeni aldığı gözlükleri var ya ... neyse.

ve evet iyi bok yedim gerçekten.

sarhoşum da biraz (!)

aleksandra'yı dinleyip onunla o ciks mekana gitseydim bunların hiç biri olmicaktı.


allah belamı vericek en yakın zamanda.

vermiş bile olabilir.

asla dedim, sonra....








uyumam lazım yarın fransa'dan misafirim gelicek.




allah kahretsin gerçekten.


neyse.


bana iyi geceler. ne kadar iyi olabilirse tabi.

Wednesday, March 24, 2010

"demotivational posters" çok komik bence



krem peynirin ambalajının üstünde "mmmmmmhhh" yazması komik diil mi?

bence komik.

peki burda "çilekli ve biberli maden suyu" diye bi şey olması?

bugün evden çıkarken sokak kapısının önünde bi grup gençle burun buruna geldim. tam metroya doğru yürüyodum ki arkamdan bi ses duydum: "aaiiiyyy kıza baağk". hemen arkamı döndüm, 6 tane almancı bana bakıyo. "sen kendine bak" dedim, devam ettim. pek bi şaşırdılar nedense. galiba bi tek kendilerinin türkçe bildiğini zannediyolardı. bana o lafı atan kızla "hem türban takıp hem de makyaj yapmanın getirdiği derin çelişki" üzerine tartışmak isterdim ama yapıcak işlerim vardı.

bugün almanca bi romana başladım. 30 sayfa okuduktan sonra nası beynim yoruldu anlatamam. ama sardı en azından, demek ki ilk defa almanca bi kitabı yalan etmeyerekten almanca'mı geliştirmek adına bi adım atmış olucam. bugün bi cafe'de bu kitabı okuyodum (evde kitap okuyamıyorum kesinlikle, hep bilgisayara internete falan dalıyorum mal gibi) derken işte garson geldi bi şey dedi derken "sen türk müsün?" dedi türkçe. evet dedim. hiç benzemiyosun dedi. bunu da BANA diyolar ya bayılıyorum. son derece türk tipliyim. biraz boyum ortalamanın üstünde o kadar. almanca'mı geliştirmek için almanca kitap okuduğumu söyleyince "ben de burda önce almanca sonra türkçe öğrendim" dedi:

ben: nasıl yani, türkçe'yi sonradan mı öğrendiniz?
garson: evet. ben türk değilim.

hayatımda hiçbi insan bana türk olmadığını ayrıca belirtmek zorunda kalmamıştı.

ben: ?!?!
garson: arnavut'um ben. türkçe'yi burda türk arkadaşlarımdan öğrendim.
ben: arkadaşlarınızdan öğrendiniz?!?!
garson: evet. hep aralarında konuşup gülüyorlardı, tercüme etmelerini isteyince de "sonra anlatırım" diyolardı, benim de gücüme gidiyodu. azmettim, her seferinde "o ne demek bu ne demek" diye sora sora bi de onların konuşmalarını dinleye dinleye öğrendim.
ben: bi saniye ben bi kendimi ateşe verip geliyorum.

2,5 yıldır burda yaşıyorum. her gün almanca konuşuyorum, pratik yapma olanağım çok. buraya geldiğimde biraz almanca'm vardı, bi de burda kursa gittim. evet tamam almanca konuşabiliyorum ama gene de zorlanıyorum zaman zaman. arkadaşlardan duyarak dil öğrenmek nedir arkadaşım?!?!?! evet bi aksanı vardı ama burda doğan bütün türklerde olan aksan kadar. o yüzden türk olmama ihtimalini düşünmedim hiç. bir ismail YK'dan düzgün konuşuyodu ya! bi kere de almanya'da arkadaşlarının konuşmalarını duya duya türkçe öğrenen arap telefoncu görmüştüm. biri bana bunu açıklasın, delireceğim bilog.

hazır şu açıklama olayına el atmışken bilog, bi de şunu açıklasan diyorum: geçen cuma saatlerce derin müzik muhabbetlerine girdiğim, bana shot'lar ısmarlayıp duran ve telefon numaramı, o tam 3 kere ısrarla istedikten ve seni mutlaka yeniden görmeliyim dedikten sonra nazlanarak verdiğim yakışıklı barmen'den ses çıkmaması?

Sunday, February 28, 2010

istanbul - viyana hattı



blogcanlar ben geldim. naber ayol?

siz yokken neler yaptım:

istanbul'da zaman çabucak aktı. 2 yıl sonra ilk defa istanbul'da doğumgünümü kutladım, çok sevdiğim insanlarla beraber 26 oldum, keşke hep 20 kalsak diye hayıflandım ama boşverdim, eğlendim, abimle kuzenim gitar çaldı şarkı söyledim. arkadaşlarla buluş, dışarı çık gez, evde arkadaşlarla film & çekirdek saadeti yap, akraba gör, aileyle vakit geçir, pazardan çorap çamaşır al, 3939 kere dişçiye git derken bir vatan ziyaretinin daha hemencecik sonuna geldik.

önceki gün avusturya topraklarına ayak bastığım gibi unintended geldi sağolsun, hemen birbirimizi güncelledik. dün de sabah erken kalkıp bugüne teslim etmem gereken ödevi yapmaya başladım. sonra gene unintended geldi, sağolsun gramer hatalarımı, tuhaf almanca ifadelerimi filan düzeltti. o olmasa o ödevi nasıl yapardım bilmiyorum, ikimiz beraber bütün gün onunla uğraştık. o kadar çok uğraştık ki bi ara unintended kendi kendine sandalyeden düştü. bu ilginç gelişmenin nasıl olduğu konusunda yetkililer bir açıklama yapamadı. ödevin konusu "tamamen cinsiyet eşitliği üzerine kurulu yeni bir din yaratmak"tı, konu ilginç olduğundan yazması da eğlenceli oldu. taze din kurdum, herkesi müridim olmaya çağırıyorum. aaa gelmezseniz vallahi darılırım.

bugün de bavulumu boşaltırken kafama bi şey düşmüş olucak ki odamı toplamaya başladım. hala giysileri düzenleyip yerleştirme kısmı bitmedi. benim oda toplama sıklığım avusturya-macaristan imparatorlarının banyo yapma sıklığından az olsa gerek, hala baya bi işim var ama yorulup ara verdim. başka bi gün de orda burda duran bi kısmı gereksiz, bi kısmı çok önemli olduğu halde aynı kefeye konmuş olan kağıtları, belgeleri, defterleri falan organize etmem lazım.

bunların dışında istanbul'dayken bazı kararlar aldım. böyle diyince de kamboçya'dan çocuk evlat edinmeye karar verdim gibi bi şey dicekmişim gibi oldu ama gayet basit kararlar aslında. buraya da yaziyim de çok uzaklaşmadan gözümün önünde oynasınlar.

hayatımı daha aktif hale getirmeye karar verdim. yani "okul, evde ders çalışma, arkadaşlarla buluşma ve internette bişeyler izleme"den oluşan hayatımı zenginleştiricem. eskiden "bişeylerle uğraşırsam okula derslere falan az vaktim kalır, çünkü almanca psikoloji okuyorum ve yabancı olduğum için herkesten çok çalışmam lazım" diye düşünüyodum ama farkettim ki çok ders çalışmam lazım diye bütün gün evde oturunca da 20 saat ders çalışmıyo insan. onun yerine arada gitmem gereken bi yer, düzenli olarak yaptığım bi aktivite olunca motivasyonumun daha yüksek olucağna karar verdim. spordan pek hoşlanmıyorum ama bi arkadaşımla sportif bi aktivite yapıcam. herkes pilates çok süper bişi diyo ama fiyatlara baktım, o ne arkadaşım ya altın mı dağıtıyolar orda, pilatesli altın günü diye bişey mi var? neyse daha ekonomik bi seçenek bulucam elbet. bi de burda olmamın imkanlarını kullanarak göçmenlerle yapılan adaptasyon projelerine katılıcam, göçmen psikolojisini gözlemlicem. farkettim ki en motive olarak ders çalıştığım zamanlar staj yaptığım zamanlardı, çünkü "o öyledir bu da böyledir" şeklindeki teorileri kağıt üzerinden çalışmak ve akılda tutmak bi yerden sonra çok bayıyo ama bunları uygulamalı olarak görebildiğin, gözlemleyebildiğin zaman kafanda çok daha iyi oturtuyosun ve daha fazlasını öğrenmek istiyosun. bi de mecbur olmasam bile erken kalkıyorum bu aralar, bütün gün uyumuyorum artık. evet kararlarım bunlar sevgili yeni yıkanmış çamaşır kokulu blogsugiller.

bu akşamki programımda da çamaşırları asmak, odamı toplamaya devam ederek yaşanabilir bi yer haline getirmek, ilerleyen saatlerde de yine unintended adını verdiğimiz eski blogcumuzla bi bara gidip bikaç kadeh bi şey içip etrafımızdaki insanlarla dalga geçerek eğlenmek var ki çok sevdiğimiz bi aktivitedir. herkes salak bi biz süperiz anlamında demiyorum, ortada dalga geçilicek bi şey olmasa bile birini yıldo'ya falan benzetip gerzek gerzek gülüyoruz.

siz ben yokken naptınız?

Friday, February 12, 2010

yurttan sesler korosu



vatan topraklarında yapılcak bi sürü iş, görülcek bi sürü insan ve çok hızlı geçen zaman kombinasyonuyla yuvarlanmaktayım sevgili yumuşatıcılı gönül nemlendiricileri. geleli 10 gün falan oldu ve hala görüşemediğim arkadaşlarım ve akrabalarım olması çok feca bi durum. (feca= feci+fena) üstüne üstlük ders çalışmam falan lazım bi de bu tempoda ki hiç istemiyorum. bi tek insanlarla buluşmak, uyumak bi de şarkı söylemek istiyorum. sabahtan beri therapy? - bowels of love söylüyorum bas bas. şunu biri çalsa da söylesem keşke. bu arada nası başardım bilmiyorum ama bugün erken kalktım. şunu yaziyim derse oturucam. bi yandan da türk kahvesi höpürdetiyorum iyice uyanık oliyim diye.

o zaman kısa kısa özet geçiyim:

*geldiğimin ertesi günü kuaföre koşup 6 aydır kuaför yüzü görememiş olan, robinson crusoe/rapunzel tadındaki saçlarımı kestirdim, şekle girdiler. haftaya da dişçiye gidicem. dişçiden önce kuaföre koşmam ilginç. ya da diil, bilmiyorum.

*dün ailemle aşk-ı memnu izleyip dalga geçerken aile saadetini ne kadar özlemiş olduğumu farkettim.

*taksilerde gece tarifesi kalkmış olm

*hala bi pazar talan etmem, ucuza bisürü çorap çamaşır falan almam lazım.

*bazen içimden kurabiye yapmak geliyo. sonra geçiyo.

*güzin abla ve haydar dümen okumayı özlemişim, hasret gideriyorum onlarla. bi de kırık kalplerin oya ablası ve "canım beniiiim takma sen kafana hiç bişeyi bu erkekler için üzülmeye değmez bak ben üzüldüm de nooldu, amaaaan ;)" şeklindeki ağır psikolojik yazıları var.

*abim akvaryum almış içinde tuzlu su balıkları ve et yiyen bitkiler falan var. çok pis kitliyo. karşısına sandalye çekip oturduğumuz oluyo. otistik eğilimler başgösterdi bizde.

*akşam uzun zamandır görmediğim insanları görücem pek sevinçliyim.

*abim bana avusturya'dan iiiğğğğrennnnç kokulu bi peynir getirtti, önce çantam sonra bavulum böğk koktu. bavulu bi gece balkonda bırakmak zorunda kaldım o derece. ve o peynir hala yenmedi!! buzdolabında duruyo. o peynir yenecek!




*** resim: therapy?'nin en kral albümü olan "infernal love"ın kapağı. amcamın 80'ler tecavüzcüsü bıyığı takdire şayan.

Tuesday, January 26, 2010

sınav dönemi kısa kısa

sınav stresinden bunalarak şefkat ihtiyacı duyan i am not your freud'un abisiyle yaptığı msn muhabbetinden duygusal bir kesit.


iamnotyourfreud:

beni sev

abi:
hastanım

iamnotyourfreud:
ahah
gerizekalı gibi bütün dönem çalıştığım iki sınavdan kalırsam da sev

abi:
onu bilemem, bakarız

iamnotyourfreud:
kapasitemden şüpheye düştüğüm zamanlar oluyo

abi:
hangi kapaste

iamnotyourfreud:
çekilebilirsin rıfkı

Monday, January 25, 2010

ezikliğin ontolojisi üzerine muhteşem bir başyapıt

ders arasında blog yazıcak zaman ve enerji bulamıyorum, çok sıkışık durumdayım ama şöyle bi diyalog var geçmişten:

iamnotyourfreud: kalemtraşın var mı?
unintended: yok
iamnotyourfreud: niye? ezik misin?
unintended: hayır, asıl kalemtraşım olsaydı ezik olurdum.
iamnotyourfreud: anlıyorum.

Saturday, January 16, 2010

Test - İdeal Eşiniz Nasıl Olmalı?



1) İdeal eşiniz nasıl olmalı?

a)iyi biri olmalı
b)güvenilir olmalı
c)iyi biriyse güvenilirdir zaten, bu şıklarda bi yamukluk var
d)KES LAN




Değerlendirme:

a'lar çoğunlukta ise: b, c ve d çoğunlukta değil

b'ler çoğunlukta ise: dane dane benleri var yüzünde yüzünde

c'ler çoğunlukta ise: ukalasınız

d'ler çoğunlukta ise: agresifsiniz













"ödev yapmiyim de naparsam yapiym" sundu

Monday, January 11, 2010

çaresizlik.jpg




msn adresimin bi "kız msn'leri ve en romantik kısa mesajlar" sitesine düştüğünden şüpheleniyorum.

black books diye bi komedi dizisi var 2003-2004 arası yayınlanmış olan, ben yeni izlemeye başladım daha. başrolde (bernard black) çok sevdiğim, evimde beslemek istediğim irlandalı komedyen dylan moran oynuyo. aynı zamanda senaryoyu yazanlardan biri kendisi. izleyip izleyip yarılıyorum, kümülatif pazar + pazartesi stresime nanik yapıyorum. hiç bitmesin, sonsuza kadar devam etsin istiyorum. tavsiye ediyorum.

Fran: Do you know nothing about the modern culture, Bernard? Beckham, Posh, Pokemon...
Bernard: PACman! It's pronounced 'Pacman'!





Tuesday, January 5, 2010

tüvüt tüvüt

geçen gün sıkıntıdan twitter'a üye oldum. twitter benim neyime? telefonundan internete falan girmeyen ekonomi modunda bi öğrenciyim. bari hayranı olduğum ünlüleri takip ediyim dedim, "yarın bilmemnerde şovumuz var", "şu linke gidin stand up'ıma ucuza bilet alın", "haftasonu california ahalisiyle halay çekiyoruz sen de katıl"... oku oku kıskan, ben ne anladım bu işten? bi de görmemiş modunda her dk kontrol ediyorum son dakika gelişmeleri oluyomuş ve dünyanın kaderi buna bağlıymış gibi. twitter'ın çükü olsa tutup koparıcak potansiyelde görüyorum kendimi. neyse vakit geçiyo bi şekil. en sevdiğim komedyenler öğle yemeğinde ne yemiş onu öğreniyorum, boyumda bi uzama kaydediliyo.

dün düşündüm de aşkı evlilik diil çocuk öldürüyomuş gibi geldi. insanlar çocukları olunca birbirlerini bırakıp çocuklarına aşık oluyolar sanki. sigmund naber lan?

şu irlanda ve irlanda'lı obsesyonumun üstesinden bir an önce gelmem lazım. aaa haaaayır haaaayııır stereotiplere karşıyıııım falan yapıyodum ama eski erkek arkadaşım dahil ayyaş olmayan bi irlanda'lıyla tanışmadım arkadaşım ömrü hayatımda. hatta bak dün bunu konuşuyoduk unintended'la, sonra muhabbet şöyle devam etti:

ben: alman'dan avusturyalı'dan da hayır görmedim hiç. genellemiyim diyorum ama yapamıyorum artık
unintended: amerikalı bulsak sana?
ben: ya burda tanışıp tanışabileceğin amerikalı zaten değişim programıyla gelmiş, kendini üniversite 1. sınıf zanneden, "duuuuude! partyyyyy!" diye gezen, işte yok amuda kalkıp hortumla bira içen bi yandan da "kaç kişiyi daha götürebilirim gitmeden" hesabında olan adam oluyo. çok pis klişe oldu ama öyle yaa valla. burda yaşayan biri olsa olur da öylesini görmedim daha.
unintended: bi de avrupa'lının amerika'ya gideni var o da aynı muhabbet
ben: bi de hayatında ilk defa şehir dışına çıkması avrupa'ya tatile gitmesine tekabül eden amerika'lılar var, 5 ay evle bütün bağlantılarını kesiyolar mahsus, öldüler mi kaldılar mı bilinmiyo "duuuude i'm in eurooope i don't have time for this shiiiiit" diye tribe giriyolar görmemiş modunda
unintended: hahaha AYA GİDİYO SANKİ PEZEVENK (o esnada bu laf çok komikti, orda olman lazımdı bilog)

E.T. bile vardıktan sonra önce bi soluklanıp sonra verin bi telefon da evimi arayayım sağ sağlim geldiğimi haber vereyim diyo lan. utanın.

Sunday, January 3, 2010

münih delirmeleri

viyana'dan kucak dolusu sevgiler, gönülcinas blog alemi. evet döndüm bikaç gün oluyo. fotoğraflı münih izlenimlerimi okumak isteyenler ve bunun ingiliz dilinde olmasını sorun etmeyenler buradan buyursun. orda olayın neşeli kısmını yazdım ve kaldığım evdeki annesel facialara değinmedim. meğer arkadaşımın annesi içinde bi godzilla barındırıyormuş.

arkadaşım çok şirine bi insan o yüzden ona şirine dicem. şimdi bu şirine'nin annesi hırvat. ilk gittiğimde hoş geldin yavrum al sana yemek şeklinde karşılandım. ilk başta "ye ye daha çok ye, başka bişey ister misin? ondan da ye bundan da ye, hep ye" şeklindeki yaklaşımını görünce "aa ne güzel aynı evimde gibiyim" diye düşündüm. derken bi kaç gün sonra "odanız neden bu kadar dağınık, neden her gece dışarlardasınız" yaklaşımı ortaya çıkınca kendimi fazla bi evimde gibi hissetmeye başladım. daha doğrusu evimin 18 yaş versiyonu. teyzeye ben üç beş gün tatile geldiğim için her gece çıktığımızı, normalde tabii ki de böyle bi yaşam tarzımızın olmadığını zira bünyemizin bunu kaldırmicanı anlatmaya çalıştık ama anlamak istemedi. evden aceleyle çıktığımız bi gün biz yokken odaya girip benim bavulumu açık, yataklarımızı yapılmamış ve bi iki kıyafeti yatağın üstünde görünce akşam kavga çıkardı. gelmişim iki gün olmuş ben kızın odasında pısmış oturuyorum salonda ana kız bağrışıyolar. şirine odaya geldi dedim sorun oluyosa gidiyim ben. yok dedi annem öyle parlar söner bana kızdı aslında sen üstüne alınma. gidiyim dedim ama nereye gidicem onu da bilmiyorum, internetten couch surfing sayfasına baktım ordan bişey bulup birinde mi kalsam diye ama daha önce hiç yapmadığım bi olay, tanımadığım birinde kalmak yemedi. ama pharaoh şurda anlatmış, çok güzel bi olaya benziyo, bi gün ben de yapıcam.

ertesi gün her şey normale döndü iyi dedim o zaman bi seferlik bişeydi heralde. fekat bikaç gün sonra beklenmedik bi olay patlak verdi. bi akşam şirineyle salondan geçerken karanlıkta yerdeki saksıyı görmedim, ayağım takıldı. saksı kırıldı. annesi yatmıştı, ikimiz hemen temizledik ortalığı. çok utandım sakarlığımdan ama içimden de dedim ki neyse ki antika falan bi saksı diil, düz mavi ikea saksısı, hemen alırım yenisini. yattık kalktık ertesi gün olduuuu... şirine banyoya gitti ben de günaydın demeye mutfağa gittim. günaydın dedim, annesi döver gibi günaydın dedi. baktım dolapları kapıları çarpıyo daaan duuun... allah allah neye kızdı bu kadar acaba diye düşündüm. oturdum, ölüm sessizliği, bi tek çarpılan dolapların sesi var. "saksıya mı sinirlendi acaba? ama yok artık ya o kadar da diil heralde. özür dilemem lazım. nası desem? saksının almancası neydi? ay nası başlicam lafa dolapları çarpıyo korkuyorum". ağzımı açıp açıp kapatıyorum konuşamıyorum bi türlü, korktum kadından. neyse en sonunda bi 10 dk sessizlikten sonra cesaret edip konuştum:

- dün gece yanlışlıkla saksınızı kırdım çok özür dilerim, yenisini alıcam bugün
+ ha iyi oldu şimdi bişey söylediğin!! şimdi mi aklına geldi? 10 dakikadır burda oturuyosun şimdi mi özür diliyosun?? böyle rezalet olmaz başkasının evindesin hareketlerine dikkat ediceksin bu kadar sakar olmaya hakkın yok
- ama ben...
+ bu eve kaç tane insan geldi hiç biri bi şey kırmadı şimdiye kadar. bu hiç komik diil
- bence de komik diil ben komik demedim ki? çok özür dilerim isteyerek olmadı yenisini alıcam
+ yenisini almana gerek yok istemiyorum o saksı gitti artık öyle bi saksı bulamazsın bi daha. ben böyle sakarlık görmedim!!

şirine'nin odasına kaçtım. ağlamaya başladım duramıyorum. kaç kereler misafirliğe gittim, hiçbi zaman ev sahibi bana bağırmamıştı. arkadaşlarımın aileleri de beni severler genelde, hiç biri bana böyle sinir olmamıştı. düz mavi bi saksı neden bi daha bulunmuyo ki? şirine geldi odaya noldu dedi, dedim bana bilet alalım internetten ben eve gitmek istiyorum. kredi kartım da yok, kızın alması lazım. beraber biletlere baktık internetten, ben ağlamamı durduramıyorum bi türlü. derken annezilla daldı gene odaya:

anne: yeter artık ağlama amma olay yaptın mutfağa gelin kahveler soğuyo!!
şirine: kahve istemiyoruz anne bilet bakıyoruz, kız eve dönmek istiyo
anne: oooff amma olay çıkardın saçmalamayın! sen de kes ağlamayı drama yapma! gitmene gerek yok kalabilirsin.
freud: ben... fırk... isteyerek olmadı... hıck... eve gitmek istiyorum
anne: illa gidicek misin yani
freud: evet
anne: hayret bişey yaa!!

trenler son dakika çok pahalı olunca şirine başka bi şey önerdi. internette bi sayfa var avrupa için sanırım, bi şehirden başka bi şehre arabayla giden insanlar oraya ilan veriyolar, çok makul bi fiyata onlarla gidiyosun. ordan son dakikada bişey bulduk. hemen eşyalarımı topladım. o esnada mutfakta şirineyle annesi gene birbirine girdi. sonradan şirine dedi ki "annem saksıda diil, sakarlık yapmana kızmış, onun evinde hareketlerine dikkat etmeyip sakarlık yaptığını ve bunun ona karşı yapılmış bi saygısızlık olduğunu düşünüyo". çok ilginç bi bakış açısı gerçekten, sanki insan saygı duymadığı insanlara özel sakarlık yapıyomuş gibi.

neyse allahtan hemen o günün akşamına viyana'ya dönen insanlar buldum ve onlarla döndüm. yolculuk çok rahat ve güzel geçti. çok tatlı bi alman çiftin arabasına bindim. benim gibi o akşam viyanaya dönmek isteyen 2 kişi daha vardı. hemen kaynaştık, konuşa konuşa gittik, beş saatin nasıl geçtiğini anlamadım.

yılbaşını münih'te geçirmek kısmet olmadı ama viyana'da yılbaşı da güzeldi. saat 12'de arkadaşlarımla bi binanın terasına çıkıp havai fişekleri izledik, kadeh tokuşturduk ve 2010'un daha güzel bi yıl olmasını diledik. 2010'la ilgili iyi bi his var içimde, neden bilmiyorum.

umarım hepiniz güzel bi yılbaşı geçirmişsinizdir. iyi 2010'lar herkese.


not: editors'ın munich diye bi şarkısı var şimdi baktım sözleri ne kadar da benim münih maceramla alakalıymış şaka gibi:

"It breaks if you don't force it
It breaks if you don't try

People are fragile things, you should know by now
Be careful what you put them through"