Tuesday, January 26, 2010

sınav dönemi kısa kısa

sınav stresinden bunalarak şefkat ihtiyacı duyan i am not your freud'un abisiyle yaptığı msn muhabbetinden duygusal bir kesit.


iamnotyourfreud:

beni sev

abi:
hastanım

iamnotyourfreud:
ahah
gerizekalı gibi bütün dönem çalıştığım iki sınavdan kalırsam da sev

abi:
onu bilemem, bakarız

iamnotyourfreud:
kapasitemden şüpheye düştüğüm zamanlar oluyo

abi:
hangi kapaste

iamnotyourfreud:
çekilebilirsin rıfkı

Monday, January 25, 2010

ezikliğin ontolojisi üzerine muhteşem bir başyapıt

ders arasında blog yazıcak zaman ve enerji bulamıyorum, çok sıkışık durumdayım ama şöyle bi diyalog var geçmişten:

iamnotyourfreud: kalemtraşın var mı?
unintended: yok
iamnotyourfreud: niye? ezik misin?
unintended: hayır, asıl kalemtraşım olsaydı ezik olurdum.
iamnotyourfreud: anlıyorum.

Saturday, January 16, 2010

Test - İdeal Eşiniz Nasıl Olmalı?



1) İdeal eşiniz nasıl olmalı?

a)iyi biri olmalı
b)güvenilir olmalı
c)iyi biriyse güvenilirdir zaten, bu şıklarda bi yamukluk var
d)KES LAN




Değerlendirme:

a'lar çoğunlukta ise: b, c ve d çoğunlukta değil

b'ler çoğunlukta ise: dane dane benleri var yüzünde yüzünde

c'ler çoğunlukta ise: ukalasınız

d'ler çoğunlukta ise: agresifsiniz













"ödev yapmiyim de naparsam yapiym" sundu

Monday, January 11, 2010

çaresizlik.jpg




msn adresimin bi "kız msn'leri ve en romantik kısa mesajlar" sitesine düştüğünden şüpheleniyorum.

black books diye bi komedi dizisi var 2003-2004 arası yayınlanmış olan, ben yeni izlemeye başladım daha. başrolde (bernard black) çok sevdiğim, evimde beslemek istediğim irlandalı komedyen dylan moran oynuyo. aynı zamanda senaryoyu yazanlardan biri kendisi. izleyip izleyip yarılıyorum, kümülatif pazar + pazartesi stresime nanik yapıyorum. hiç bitmesin, sonsuza kadar devam etsin istiyorum. tavsiye ediyorum.

Fran: Do you know nothing about the modern culture, Bernard? Beckham, Posh, Pokemon...
Bernard: PACman! It's pronounced 'Pacman'!





Tuesday, January 5, 2010

tüvüt tüvüt

geçen gün sıkıntıdan twitter'a üye oldum. twitter benim neyime? telefonundan internete falan girmeyen ekonomi modunda bi öğrenciyim. bari hayranı olduğum ünlüleri takip ediyim dedim, "yarın bilmemnerde şovumuz var", "şu linke gidin stand up'ıma ucuza bilet alın", "haftasonu california ahalisiyle halay çekiyoruz sen de katıl"... oku oku kıskan, ben ne anladım bu işten? bi de görmemiş modunda her dk kontrol ediyorum son dakika gelişmeleri oluyomuş ve dünyanın kaderi buna bağlıymış gibi. twitter'ın çükü olsa tutup koparıcak potansiyelde görüyorum kendimi. neyse vakit geçiyo bi şekil. en sevdiğim komedyenler öğle yemeğinde ne yemiş onu öğreniyorum, boyumda bi uzama kaydediliyo.

dün düşündüm de aşkı evlilik diil çocuk öldürüyomuş gibi geldi. insanlar çocukları olunca birbirlerini bırakıp çocuklarına aşık oluyolar sanki. sigmund naber lan?

şu irlanda ve irlanda'lı obsesyonumun üstesinden bir an önce gelmem lazım. aaa haaaayır haaaayııır stereotiplere karşıyıııım falan yapıyodum ama eski erkek arkadaşım dahil ayyaş olmayan bi irlanda'lıyla tanışmadım arkadaşım ömrü hayatımda. hatta bak dün bunu konuşuyoduk unintended'la, sonra muhabbet şöyle devam etti:

ben: alman'dan avusturyalı'dan da hayır görmedim hiç. genellemiyim diyorum ama yapamıyorum artık
unintended: amerikalı bulsak sana?
ben: ya burda tanışıp tanışabileceğin amerikalı zaten değişim programıyla gelmiş, kendini üniversite 1. sınıf zanneden, "duuuuude! partyyyyy!" diye gezen, işte yok amuda kalkıp hortumla bira içen bi yandan da "kaç kişiyi daha götürebilirim gitmeden" hesabında olan adam oluyo. çok pis klişe oldu ama öyle yaa valla. burda yaşayan biri olsa olur da öylesini görmedim daha.
unintended: bi de avrupa'lının amerika'ya gideni var o da aynı muhabbet
ben: bi de hayatında ilk defa şehir dışına çıkması avrupa'ya tatile gitmesine tekabül eden amerika'lılar var, 5 ay evle bütün bağlantılarını kesiyolar mahsus, öldüler mi kaldılar mı bilinmiyo "duuuude i'm in eurooope i don't have time for this shiiiiit" diye tribe giriyolar görmemiş modunda
unintended: hahaha AYA GİDİYO SANKİ PEZEVENK (o esnada bu laf çok komikti, orda olman lazımdı bilog)

E.T. bile vardıktan sonra önce bi soluklanıp sonra verin bi telefon da evimi arayayım sağ sağlim geldiğimi haber vereyim diyo lan. utanın.

Sunday, January 3, 2010

münih delirmeleri

viyana'dan kucak dolusu sevgiler, gönülcinas blog alemi. evet döndüm bikaç gün oluyo. fotoğraflı münih izlenimlerimi okumak isteyenler ve bunun ingiliz dilinde olmasını sorun etmeyenler buradan buyursun. orda olayın neşeli kısmını yazdım ve kaldığım evdeki annesel facialara değinmedim. meğer arkadaşımın annesi içinde bi godzilla barındırıyormuş.

arkadaşım çok şirine bi insan o yüzden ona şirine dicem. şimdi bu şirine'nin annesi hırvat. ilk gittiğimde hoş geldin yavrum al sana yemek şeklinde karşılandım. ilk başta "ye ye daha çok ye, başka bişey ister misin? ondan da ye bundan da ye, hep ye" şeklindeki yaklaşımını görünce "aa ne güzel aynı evimde gibiyim" diye düşündüm. derken bi kaç gün sonra "odanız neden bu kadar dağınık, neden her gece dışarlardasınız" yaklaşımı ortaya çıkınca kendimi fazla bi evimde gibi hissetmeye başladım. daha doğrusu evimin 18 yaş versiyonu. teyzeye ben üç beş gün tatile geldiğim için her gece çıktığımızı, normalde tabii ki de böyle bi yaşam tarzımızın olmadığını zira bünyemizin bunu kaldırmicanı anlatmaya çalıştık ama anlamak istemedi. evden aceleyle çıktığımız bi gün biz yokken odaya girip benim bavulumu açık, yataklarımızı yapılmamış ve bi iki kıyafeti yatağın üstünde görünce akşam kavga çıkardı. gelmişim iki gün olmuş ben kızın odasında pısmış oturuyorum salonda ana kız bağrışıyolar. şirine odaya geldi dedim sorun oluyosa gidiyim ben. yok dedi annem öyle parlar söner bana kızdı aslında sen üstüne alınma. gidiyim dedim ama nereye gidicem onu da bilmiyorum, internetten couch surfing sayfasına baktım ordan bişey bulup birinde mi kalsam diye ama daha önce hiç yapmadığım bi olay, tanımadığım birinde kalmak yemedi. ama pharaoh şurda anlatmış, çok güzel bi olaya benziyo, bi gün ben de yapıcam.

ertesi gün her şey normale döndü iyi dedim o zaman bi seferlik bişeydi heralde. fekat bikaç gün sonra beklenmedik bi olay patlak verdi. bi akşam şirineyle salondan geçerken karanlıkta yerdeki saksıyı görmedim, ayağım takıldı. saksı kırıldı. annesi yatmıştı, ikimiz hemen temizledik ortalığı. çok utandım sakarlığımdan ama içimden de dedim ki neyse ki antika falan bi saksı diil, düz mavi ikea saksısı, hemen alırım yenisini. yattık kalktık ertesi gün olduuuu... şirine banyoya gitti ben de günaydın demeye mutfağa gittim. günaydın dedim, annesi döver gibi günaydın dedi. baktım dolapları kapıları çarpıyo daaan duuun... allah allah neye kızdı bu kadar acaba diye düşündüm. oturdum, ölüm sessizliği, bi tek çarpılan dolapların sesi var. "saksıya mı sinirlendi acaba? ama yok artık ya o kadar da diil heralde. özür dilemem lazım. nası desem? saksının almancası neydi? ay nası başlicam lafa dolapları çarpıyo korkuyorum". ağzımı açıp açıp kapatıyorum konuşamıyorum bi türlü, korktum kadından. neyse en sonunda bi 10 dk sessizlikten sonra cesaret edip konuştum:

- dün gece yanlışlıkla saksınızı kırdım çok özür dilerim, yenisini alıcam bugün
+ ha iyi oldu şimdi bişey söylediğin!! şimdi mi aklına geldi? 10 dakikadır burda oturuyosun şimdi mi özür diliyosun?? böyle rezalet olmaz başkasının evindesin hareketlerine dikkat ediceksin bu kadar sakar olmaya hakkın yok
- ama ben...
+ bu eve kaç tane insan geldi hiç biri bi şey kırmadı şimdiye kadar. bu hiç komik diil
- bence de komik diil ben komik demedim ki? çok özür dilerim isteyerek olmadı yenisini alıcam
+ yenisini almana gerek yok istemiyorum o saksı gitti artık öyle bi saksı bulamazsın bi daha. ben böyle sakarlık görmedim!!

şirine'nin odasına kaçtım. ağlamaya başladım duramıyorum. kaç kereler misafirliğe gittim, hiçbi zaman ev sahibi bana bağırmamıştı. arkadaşlarımın aileleri de beni severler genelde, hiç biri bana böyle sinir olmamıştı. düz mavi bi saksı neden bi daha bulunmuyo ki? şirine geldi odaya noldu dedi, dedim bana bilet alalım internetten ben eve gitmek istiyorum. kredi kartım da yok, kızın alması lazım. beraber biletlere baktık internetten, ben ağlamamı durduramıyorum bi türlü. derken annezilla daldı gene odaya:

anne: yeter artık ağlama amma olay yaptın mutfağa gelin kahveler soğuyo!!
şirine: kahve istemiyoruz anne bilet bakıyoruz, kız eve dönmek istiyo
anne: oooff amma olay çıkardın saçmalamayın! sen de kes ağlamayı drama yapma! gitmene gerek yok kalabilirsin.
freud: ben... fırk... isteyerek olmadı... hıck... eve gitmek istiyorum
anne: illa gidicek misin yani
freud: evet
anne: hayret bişey yaa!!

trenler son dakika çok pahalı olunca şirine başka bi şey önerdi. internette bi sayfa var avrupa için sanırım, bi şehirden başka bi şehre arabayla giden insanlar oraya ilan veriyolar, çok makul bi fiyata onlarla gidiyosun. ordan son dakikada bişey bulduk. hemen eşyalarımı topladım. o esnada mutfakta şirineyle annesi gene birbirine girdi. sonradan şirine dedi ki "annem saksıda diil, sakarlık yapmana kızmış, onun evinde hareketlerine dikkat etmeyip sakarlık yaptığını ve bunun ona karşı yapılmış bi saygısızlık olduğunu düşünüyo". çok ilginç bi bakış açısı gerçekten, sanki insan saygı duymadığı insanlara özel sakarlık yapıyomuş gibi.

neyse allahtan hemen o günün akşamına viyana'ya dönen insanlar buldum ve onlarla döndüm. yolculuk çok rahat ve güzel geçti. çok tatlı bi alman çiftin arabasına bindim. benim gibi o akşam viyanaya dönmek isteyen 2 kişi daha vardı. hemen kaynaştık, konuşa konuşa gittik, beş saatin nasıl geçtiğini anlamadım.

yılbaşını münih'te geçirmek kısmet olmadı ama viyana'da yılbaşı da güzeldi. saat 12'de arkadaşlarımla bi binanın terasına çıkıp havai fişekleri izledik, kadeh tokuşturduk ve 2010'un daha güzel bi yıl olmasını diledik. 2010'la ilgili iyi bi his var içimde, neden bilmiyorum.

umarım hepiniz güzel bi yılbaşı geçirmişsinizdir. iyi 2010'lar herkese.


not: editors'ın munich diye bi şarkısı var şimdi baktım sözleri ne kadar da benim münih maceramla alakalıymış şaka gibi:

"It breaks if you don't force it
It breaks if you don't try

People are fragile things, you should know by now
Be careful what you put them through"