Tuesday, November 15, 2011

sigh

iskandinavların kalpleri soğuk ve karanlıkla terbiye ediliyomuş, bi nevi marine oluyomuş. ondan öyle güzel müzik yapıyolarmış. ondan öyle derinmiş gitarları, sözleri.

hala konuştuğum tek eski erkek arkadaşım olan kişi profiline bi şarkı koydu. dinlerken bi baktım 19 yaşındayım. çizgili şeyler giymekten hoşlanıyorum. power puff girls çantam var. sevgilim beni beğensin diye makyaj yapmıyorum, yaptıysam siliyorum. beni kendince sevdiğini biliyorum ama daha çok sevmesi için gözlerinin içine bakıyorum. bazen köpeğine söylediği sevgi sözcüklerini kıskanıyorum; bana bu kadar yoğun, hisli şeyler söylemiyo diye. bazen düşünceliliğine hayran oluyorum, bazen duyarsızlığına ağlıyorum. daha naifim, daha kırılganım. bu 4 dk 25 saniye boyunca 19 yaşındayım.

eski şarkılardan konuşuyoruz şimdi. zaman çok acaip bişi, geçiyo falan.

ekim sonunda paris'e gittim bi haftalığına. bi arkadaşımı ziyaret ettim. sokaklarda yürüyüp bol bol fotoğraf çektik. bi de bu ayfonlarda falan bi efekt oluyo ya; çektiğin her fotoğraf amelie filminden bi sahneymiş gibi görünüyo. ondan istiyorum fotoğraf makineme. boş boş kaldırımı çekiyosun, his fırtınası oluyo... neyse işte, çok güzel şeyler gördüm, sokaklar, binalar... şarap içtik peynir yedik. masal şehri gibi bi yer. geçen hafta da norveç'ten bi arkadaşım geldi buraya beni görmeye. 3 senedir görüşmüyoduk. çok eğlendik beraber. neticede yorgun ama mutluyum, çikolata kaplı çileklerim.

burası çok soğuk oldu, battaniyemle simbiyotik bi ilişki yaşamak istiyorum.

Saturday, October 15, 2011

‘Bakimli kadin’ olmak...

bloga konuk sanatçı aldım a dostlar. incilerin efendisi başak, incileriyle bizi aydınlatmaya devam ediyor.
 



#mini survey arastirmasi:
-aaa fatmanur cok bakimli kadindir! (kapi komsusu mujgan, 52, ev hanimi)
-kadin dediin bakimli olucak haci, hastasiyim bakimli hatunlarin.. (ahmet, 25, bankaci)
-biz 4umuzde birbirimizden sarisin ve birbirimizden bakimli kizlariz felan yaanieeee (merve, selin, ecesu, ceren, 17 ogrenci)
-bu ne bee, git ustune dogru duzgun bisey giy, biraz bak kendine …(annem, 48, anne)

----------------------------------------------------

bakimli olmak nedir, ne diildir?
Boyatmaktan pismaniyeye donmus saclara 200 W presi vermek; her biri 358 gr ceken halka kupeler takip 30 yil icinde gobek deligine sarkan kulak memeleriyle ‘aborjinler- totem ve tabu’ konseptli belgesellerde rol kapicak kivama gelmek, 5 tup fondotenle teyemmum almak midir?

Yagli yagli dudak parlaticilari, topak topak rimeller, fosur fosur parfumler mi?..

bicok insan bu model hanimkizyavruceyizlerimiz icin ‘bakimli’ diyo.. ben turuncu surat diyorum.

Gerci bicok insanin ‘kokos’ dediine; ben ‘kitsch’
‘stylish’ dediine ‘deli sikmis’
‘cool’ dediine ‘wannabe’
‘agir abi’ dediine ‘barzo’ diyorum
ama konumuz bu diil. Konumuz bakim!

#bakimli kadin tani kriterleri

1-el ve ayaklar: eller yumusacik her daim kremli mis kokulu; manikurlu- ayaklar pedikurlu pembe topuklu- ojeli (tercihan* French)(*tercihan lafi ile sibel arkonac’a selam ederim:)
2-saclar: temiz, yumusak, kiriksiz, yipranmamis
3-kil-tüy-yün: kaslar biyiklar her daim muntazaman alinmis, bacaklar koltuklati bikini bolgesi her daim cillop (kol-kuyruk sokumu-gobek-surat gibi genetik facia killari saymiyorum bile..)
4-dudak ve disler: yumusak kiraz dudaklar, inci gibi disler, fresh bi nefes
5-makyaj: yerine\zamanina gore makyaj yapmayi bilmek! ve de cilt tipine –yuz tipine- uygun dogru renkler ve malzemelerle makyaj. –dogallik da dogallik demiyorum dikkat ettiyseniz. Mesela kuzeninin Dugununde ; sifir makyajla, ölü balik suratla arz-ı endam edene dogal demem-pespaye derim, homeless derim.
6-giyim-kusam: en onemlisi temizlik!!! Once bi temiz olsun o kiyafetler, 1 kere giyildi mi yikanacak! Soliycek pek bi lafim yok, herkesin tarzi sahsina munhasir. Ama yine de cakma oldugu 2 km den bagiran, asiri dalli gullu simli pullu falan olmazsa o kadar bakim bosa gitmez sanirim
7-koku: her maddede kokuya az cok degindim ama hepsinin birlesimi bir kriter daha koyayim dedim. Saclar, agiz, kiyafetler, vücut hepsi toplamda tertemiz olsun ki parfum uzerimizde agir-karaktersiz ve yapis yapis durmasin.

Yukarida belirtilen 7 maddenin en az 5ini – en az 6 ay sureyle karsilayan kadinlara ‘bakimli’ tanisi konur.

Yani ben koyarim. Koydum, rahvan gitti.

pekiiiii ; ey sevgili i am not your freud'un kenksi, incilerin efendisi basak.. ilim-irfan ekseninde bizi aydinlattin piril olduk sayende ama peki ya sen? sen bunlarin kacini ?? sen ne ayaksin? diycek olursaniz : sifir derim a dostlar :)) 7'de 0!! since 1984

basak

Thursday, October 6, 2011

Aşkın Kanada Dağlarında Gezer | 1. Bölüm |

***işte beklenen an geldi: şerefsizsin morrissey ve genel geyik ortak yapımı biiber fan hikayesi!***



Los Angilis’taki evimde oturmuş 500 adet televizyonumuzdan birini izliyordum. Biz çok zenginmişiz tamam mı, o yüzden o kadar çok televizyonumuz varmış. Dışarda da havuz varmış havuzda da tek boynuzlu atlar yüzüyormuş. Yani yüzüyorlardı. Derken televizyonda şu Justin Biiiber denen sidiklinin klibi çıktı. Baybi maybi bişeyler diyordu. Hiç de hayranı değildim, çok cool‘dum. Gelip “benimle çıkar mısın?“ dese, en Filiz Akın sesimle „ne münasebet!“ der,  tokadımı atar giderdim.

Fakat bana bir şeyler olmuştu. İzledikçe etkilenmeye başladım.  „Bal rengi gözlerine ölürüm, ‚O‘ biçimli dudaklarının üzerine evi yaparım“ falan demeye başladım. „Tanrı aşkına Kübra, sanırım saçmalıyorsun“ dedim ve başımı iki yana sallayarak Bladie Mary’mden bir yudum aldım.

Klibin 2. dakikasına doğru Justin’le göz göze geldik. Aman tanrım Justin Biiiber bana bakıyordu!!!!!11111 Ama cidden bana bakıyordu yani, ondan emindim. Justin bunun ardından hemen göz kırpmak, dudaklarını yalamak, burnuyla top sektirmek gibi anatomik olarak aynı anda yapması imkansız olan birtakım hareketlere girdi. Bir yandan da beni kesmeye devam ediyordu.

Justin gözünü bana diktikçe klibin esas kızıyla aramızdaki gerilim de tırmandıkça tırmanıyordu, derken klip bitti. Klibin geri kalanında bir daha gözgöze de gelememiştik. Düşünsenize, klibi bir daha yayınlanana kadar, yani ortalama sekiz dakika falan göremeyecektim onu. Kolay değildi. Ağlayarak salondan çıkıp tuvalete doğru koşarken etrafımı Justin’in korumaları sardı. Bunun nasıl olduğunu pek sorgulamadım açıkçası. Çünkü o gün şansıma çilekli parlatıcı sürmüştüm. Bu arada herkesin bildiği gibi, erkekler parlatıcıya dayanamaz. Parlatıcıya televizyondaki Justin Biiiber bile dayanamaz ve anında adamlarını yollar. Bilirsiniz bu böyledir.



Tam o noktada çevik bir manevrayla kolay kız olmadığımı belli etmeliydim (bilirsiniz biz Türkler için böyle bekaret, gösterip de elletmeme tarzı yerel motifler önemlidir). Durur muyum, hemen beni kendi evimin koridorunda tutup yaka paça götüren korumaya “Hey adamım senin sorunun ne, tanrı aşkına lanet olası?” diye yapıştırdım cevabı ama bunu Türkçe olarak yaptım.

O sırada Justin “Seni çok seviyorum aşkitom evlen benimle!” diyerek gaipten belirdi. Bu arada çok yazmasın diye Türkiye hattı almıştı, oradan çağrı attı bana.

Telefon, aşkitom, bal rengi göz falan derken bir de baktım Justin 74’ten geri saymaya başlamış, sayması bitince bi baktım şey yapmışız biz. Oluvermiş bi anda.  Ama evlenmeden sevişmek falan bana tersti yani, yanlış olmasın.  O yüzden “bunu bana nasıl yaparsın nasıl??” diye üzerine saldırdım, o da bana aduket çekti, ondan sonra bayılıvermişim. Ama beni sevdiğinden öyle yapmış, gözleri dolarak açıkladı sonra.  Bütün bunlar olurken straplez sütyenim de mora veya kırmızıya kaçmıştı herhalde, ortalıkta gözükmüyordu.



(***9 ay sonra*** Kanada – Sveet Driems  Konutları)

O sabah kalktığımda her zamanki gibi gıcık ve uyuzdum. Saçlarımı savurarak yataktan çıktım ve toz pembeye çalan yeşil kazağımı, cam göbeğine kaçan dar bol pantalonumu ve kocaya kaçan patlıcan turuncusu şalımı üzerime geçirdim.  İçimde tabii ki straplez sütyenim vardı, zira biz Biiber fan fiction yazarları bilinmeyen bir nedenden ötürü sütyen askılarına karşıyız. Neyse sonra birden bire kaslı kollarıyla arkamdan biri bana sarıldı. Korkuyla ona döndüğümde arı tükürüğü rengi gözleriyle karşılaştım.

„OMG Justin, senin derdin ne ha? Beni korkudan öldürcen mi kuzum?“ diye çıkıştım ve kaşlarımı çatarak dudaklarımı büzüp gülümsedim. O ise son derece kalın, maskülen, maço sesiyle „izir dilirim aşkitom“ dedi ve kalın dudaklarını büzerek „O“ şekline getirdi. Ah kimi kandırıyordum? Ona nasıl kızabilirdim ki?  Karşıma geçmiş gizemli gizemli gülümsüyor, dudaklarını ısırıyor, göz kırpıyor, kaşlarını kaldırıp indiriyor, kulaklarını oynatıyordu.  Bu kadar çok mimiği aynı anda yapmanın etkisiyle kısa bir süreliğine suratına felç geldi ama o her haliyle yakışıklıydı.

„Aşkiton sana kurban olsun erim, yiğidim!“ dedim ve ona sarılarak yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Tam o sırada Justin’in asker arkadaşı Hasan ve onun kız arkadaşı Rosaliminia odaya girdiler. Erkek arkadaşımın suratına dokunurken yakalandığım için çok utanmıştım. Hemen geri çekildim.

„Yüce İsa adına! Aşağıda sizi bekleye bekleye lanet birer ağaç olduk, Justin ve Kübra! Nerde kaldığınızı sorabilir miyim ha?“ diye çıkıştı Hasan. Biz ise birbirimize bakıp göz kırpıştırıp dudak ısırıp burunlarımızı oynattık ve kızardık.

„Hadi kurban olduklarım, gelin de bir güzel kahvaltımızı edelim iyisi mi“ dedi Rosaliminia ve dil çıkardı.  Hasan’la ikisi tekrar aşağı indiler. Çok deli hatundu şu Rosaliminia. Dil falan çıkarıyordu, o derece. İki gün önce tanışmıştık ama hayatta sahip olabileceğim en iyi arkadaştı o ve onu bırakmaya hiç niyetim yoktu. Ölümüne kankamdı. SÇS Rosaliminia.

Odada gene baş başa kalmıştık. Justin muzipçe yanıma sokuldu ve yanağımla boynumun birleştiği ama kulağıma da yakın olup bir yandan burnuma kaş göz yaptığı o yerden öptü. Gözleri arzu saçıyordu. „Haydi gel de biraz yaramazlık yapalım Bayan Biiiber“

„Wow seni gidi haylaz çocuk!“ dedim gülümseyerek. O sırada gözüm bir an pencerenin önündeki  sonbahar yapraklarına takıldı. Ne kadar da hüzünlü uçuşuyorlardı. Kafamı çevirip Justin’ime baktığımda üstündekileri çıkarmış olduğunu gördüm. Üzerinde sadece Şanel marka baxer’ı  ve Rolleks marka saati vardı ve utanmaz bir biçimde gülümsüyordu. Ona iyice yaklaştım ve dudaklarımız birleşti. Yanaklarım kıpkırmızı olmuştu, çok utanmıştım. „Ay sapıııık XD“ diye bağırarak aceleyle yanından uzaklaştım. Evlenene kadar gösterip gösterip elletmemeye yemin etmiştim. Gerçi evlilik dışı bir çocuk peydahlamıştık ama olsundu. Bende bu utangaçlık, bu kırılıp dökülme olduğuna göre onu da muhtemelen leylekler getirip bacadan atmıştı.



Friday, September 23, 2011

justiiiiiiiiiiiiin sni choq swiormmmmm ;))))))




bu aralar deniz sağolsun, yeni bi hobim var. deniz'in keşfettiği facebook grubu sayesinde hayatıma ışık geldi, artık her şey daha güzel.

14-15 yaşında justin bieber fanı kızların kurduğu "justin bieber hikayeleri" grubu. anlatılmaz yaşanır bi deneyim. oturup justin bieber'la ilgili kimi zaman erotik fan fiction'lar yazıyolar. daha önce hayatlarında herhangi bir yakınlaşma yaşamamış kızların sevişme sahnesi tasvirlerini okumak... offf... bi de bu castin bebesi, dikkatinizi çekerim yani şu resme bakın şu bebe, "tek gecelik bir maceraydı bebeğim, sen ne sanmıştın? hahahaaa" falan diyo. gözünüzün önüne getirin bi. kör oldunuz değil mi? yaaa, yaaaa!

hikayelerde genellikle saçma bi dublaj türkçesi hakim ama yer yer türk motifleri de görülüyo. justin'in sevgilisi olan aşk yaşadığı bi kızın ağzından yazılıyo. kız karakterlerin evlere şenlik isimleri oluyo. ben şahsen baş karakterin adının "nerissa, maisia" gibi böyle götten atmasyonumsu olduğu hikayeleri mi; "daisy", "macy" falan gibi köpek adı gibi olduğu hikayeleri mi; yoksa deniz'in değimiyle "büşra, kübranur, ağlama melis" falan olduğu hikayeleri mi daha çok seviyorum, bilmiyorum. hikayelerden mütemadiyen bi "barbie oynama" tadı alıyorum ve gülmekten krize giriyorum, etrafı falan tekmeliyorum. deniz ve caeromil'le resmen book club yaptık, bi hikayeyi aynı anda okuyup bi yandan yorumlar yapıyoruz.

şimdi bu kadar ballandırdıktan sonra size link vermesem ayıp tabii:



bu 3. hikaye hakkındaki nacizane yorumlarımız:

caeromil:

"gülümseyerek ve cebinden çıkarttığı I-pod'unu bana uzattı. Biraz düşündükten sonra bende o bal rengi gözler de tekrar kaybolmak isteyebiliceğimi anladım ve telefon numaramı telefonuna kaydedip hemen oradan ayrıldım.."


JUSTIN KANDIRMIŞLAR SENİ, IPODLA IPHONE AYNI GORUNUYO AMA BİRİ ARAMA YAPMIYO, BENCE İADE ET
:((


i am not your freud:
HAHSHAHAHAHAHAJHSHAHSKSAHDKASJHDKJSHKFS

deniz:

bir de o dublaj türkçesinin yanında arada "gidüyüm" gibi fiill çekimleri kullanıyorlar ya işte o zaman samanlık seyran oluyor.

oha çok fena yemişler castini

hayır koskoca castin bu, geçmiş hikayelerden biliyorsunuz ki tersi pistir

agresif adam






biz de şu anda deniz'le bi castin hikayesi yazıyoruz. yakında blog keyfinde! he eğer "sizin işiniz gücünüz yok mu?" diye soracak olursanız cevabım hazır: VAR AMA VERMEM.


uzuuun uzuuun 500 tane yorum istiorm blog yazıma gençler! yrm yaprsnız deniz'le yazdığımız mhtşm hikayeyi okuyabilirsinizzz ;)))

Wednesday, September 14, 2011

genel geyik ve şerefsizsin morrissey'den DEV hizmet




yaz bitti ama siz bir sezonluğuna aldığınız babetlerle vedalaşamıyor musunuz? üzerlerinden bülent ersoy geçmiş gibi görünmelerine rağmen onları çöpe atmaya kıyamıyor musunuz? genel geyik ve şerefsizsin morrissey yazarları sizin için yemedi içmedi, sezonluk babetlerle vedalaşmanın 4 aşamasını kaleme aldı. işte bu gerçekten harika cenifır!


1. aşama: inkar!

"yok ya o kadar da kötü gözükmüyolar aslında. giyerim ben bunları daha. hem böyle daha bi grunge oldu çok iyi oldu çok da güzel oldu, daha bi yaşanmışlık görmüş geçirmişlik hissi veriyo. hı hı."


2. aşama: iyimser kandırık!

"şu kenarları pırtlamış ama dikerim ki bunu ben! yeni gibi olur. şu soyulan yerlerini de boya kalemiyle filan boyarım, hiç belli olmaz. tabi canım nolcak. my name is baykal. derya baykal."


3. aşama: kaçınma!

"bunları da atmak lazım yaa... giyilmez artık. hmm hmm. atıcam bi ara. kısmet. ya da belki birine falan veririm."


4. aşama: yüzleşme!

"atın şunları ben bakmıyorum. attın mı?" (elle suratı kapatırken parmakların arasından bakmak)





o altı ev terliğinden hallice olan ucuz ve sevimli şeyleri senelerce giyme, kendine adeta bir dert ortağı etme hayallerinizi suya düşürmek istemem kızlar, ama bir yalanı yaşıyorsunuz! kendimizden biliyoruz.




not: ayrıca birtakım türk erkeklerinin babetlere gıcık olma fenomeni nedir? küçükken babetli dayılarca kaçırılmışlar mı? misafir geldiğinde zorla babet mi giydirmişler bunlara? neyin travması bu ya rab?

Thursday, September 1, 2011

evimizin ingiliz işgalinden kurtuluşunun 1. gününü bisküvi yiyerek kutladık



biliyorum bu resmi önceden koymuştum ama şu anda daha uygun bi resim olamaz. avusturya'ya döndüğümde bi de baktım evimiz ingiliz mandasında. bi tane kız vardı, ev arkadaşlarımızdan biri yokken onun odasını kiralamıştı 1 aylığına. bu kız işte ingiliz, bi kız bi de bizim sarıkızla kenks(ti). işte o gelirken ingiltere'deki 19 yaşındaki bebelerin yarısını yanında getirmiş. ev oldu mu sana skins dizisi? 4 kişi bizim evde bi odada kalıyolar, bi de gece çıktıklarında eve dönmek isteyen olursa anahtarı verip yolluyolar, sonra diğerleri sabaha karşı gelip kapıda kalıyo. zavallı sarıkız 2 kere üst üste sabahın 6sında uyanıp bunlara kapıyı açmak zorunda kaldı. hatta apartman kapısı kilitli olduğu için aşağı inip bi de o kapıyı açması gerekti. neyse ki ben derin uyuyorum. bi de kızıyosun, özür dileriz diyip gene yapıyolar. son gecelerinde onlar dışardayken sarıkız zili geçici olarak bozdu, araya bi kağıt falan sıkıştırdı, evin zili çalmıyo. "naparlarsa yapsınlar, ben uykusuz kalıp işe uykusuz gitmekten sıkıldım, aynı anda eve gelsinler" dedi. çünkü birisi anahtarla önceden eve giderse ve uyursa kesinlikle telefonunu da kapıyı da duymuyo, olan sarıkız'a oluyo. sabah kalktım baktım beni aramışlar defalarca, sessizdeydi telefonum. bi arkadaşlarında oturup sabahlamışlar sonra, kendi arkadaşları uyanana kadar.

bütün bunların yanı sıra evi bok ettiler, ne bi bulaşık yıkıyolar, ne tabaklarını kaldırıyolar, kötü kokuyolar, o oda zaten oldu sana gaz odası... ama asıl olay evden çıktıkları gün patlak verdi. kız geçici kiraladı odayı dedim ya, bunların hırvatistan'a festivale gidicekleri gün kadrolu geçici ev arkadaşımız ispanyola o odaya taşınıcaktı. gitmeden odayı temizlemeleri gerektiğini 100 kere söylememize rağmen eve bi geldik, savaş alanı. ben salonu toparlamaya başladım, sarıkız da odayı temizlemeye başladı ama nası sinirlendik belli diil. tam 3 saat boyunca evi dezenfekte ettik. o odadan neler çıktı! çöpler, her yerde dolu kül tablaları, yerde tanga, benim bi tane tişörtüm?! resmen bi kısım eşyalarını alıp gitmişler. bikaç gün sonra avusturya'ya dönücekler diye eşyalarının yarısını da odada bırakmışlar; laptoplar, kıyafetler... insan taşınıcak o odaya dedik, sallamamışlar. biz de bütün eşyalarını dev bi çöp torbasına doldurup kilere koyduk. bugün dönmüş olmaları lazım, nerde kalıcaklar bilmiyoruz. bi ara bize gelip eşyalarını almaları lazım, asıl o zaman gerginlikler patlak vericek. bi de bu asıl kiracı olan kız, dediğim gibi, sarıkız'ın en yakın arkadaşıydı. ben hiçbi arkadaşımla kapı zilini bozucak mertebeye gelmedim. onların da araları bozuldu baya bi, gerçi bi tavşan-dağ muhabbeti var, ingiliz kızın pek salladığı yok, ama sarıkız ondan "ex best friend" diye bahsediyo.

ay bi de ben yokken odama girmişler bişiler yapmışlar, öf düşündükçe uyuz oluyorum. o ingiliz kız baya baya takılmış sanırım odamda erkek arkadaşıyla, kanıtlar o yönde. ama kabul etmiyolar. adamların kanında mı var istila etmek nedir, burası irlanda diil kardeşim, çekin işgal kuvvetlerinizi diyesim geldi. neyse, bundan sonra nah size bizim ev diyerek sınırımızı çizdik, artık burdaki son 2 günlerinde sokakta mı yatarlar naparlar bilmem.

Monday, August 22, 2011

erörlü yazıları çok seviyorum tek geçiyorum


bunu geçen gün çektim



bunu da...Gülüm


bodrum'dan geldim sevgili fesleğenli limonatalarım. klima soğuğunda devamlı darlanıp yelpaze yapan menopoz teyzelerle geçirdiğim 12 saatlik bi otobüs yolculuğundan sonra yeniden istanbul'dayım, kısa bi süreliğine. bu arada nedense zıptak zıptak şarkılara sardım onları dinliyorum devamlı. istanbul'da kaldığım süre içinde devamlı aceleyle ordan oraya koşuşturup özlediğim insanlarla buluşmam gerekiyo, ondan mı acaba?

otobüste "incir reçeli" filmini izlerken tam sonlarında film kesilip ÇOTA diye ışıklar yanmasa ve "değerlimisafirlerimiz30dakikalıkihtiyaçmolasıiçintesislerimizegelmişbulunmaktayız" anonsu başlamasa, ben de o sırada alelacele gözyaşlarımı silmek zorunda kalmasam iyiydi.

lady gaga'nın erkek kılığındaki fotoları youtube'da arka plan olarak karşıma çıkıyo devamlı, onu bi şaapsak? asabım bozuluyo da.

konudan konuya tuğlaların üstüne basan süper mario gibi atladığım şu günlerde, brendan hines gerçeğinin farkında mısınız? kendisini en kısa zamanda "heavy petting" filminde izlemeli ve yiyiştiği kızları kıskanmalıyız. zaten hollywood'da oyuncu olmak varmış oh kimle oynarsan onunla aşk yaşamalar, bi eli toby maguire'da bi eli jensen ackles'da olmalar, birtakım terbiyesizlikler...






edit: fakat brendan hines'ın da irlanda kökenli çıkması?! ben güzele güzel demem güzel ayriş olmayınca.

Saturday, June 18, 2011

*dikkat çekici başlık*



sınav dönemi araştırma raporu teslimi derken yine bir daralma / kaçınma / yana yana ders çalışma dönemine girmiş bulunuyoruz sevgili çikolatalı lokumlarım. çok çok baya bi boşlamışım buraları, farkındayım. sizin de bana "buralara yaz günü kar yağıyor canım ölene kadar seni bekleyemem" dediğinizi duyar gibiyim. ama o saçma sapan hava durumunun bekletilmekten hoşlanmamayla alakasını çözemedim, onu bi diyeyim de önce. adam olun.

bu ne biçim hava bi sıcak bi soğuk diye birtakım isyanlardasınız twitter'dan takip ettiğim kadarıyla. ona mesela sevgili avusturyamda mevsim normalleri deniyo. bizim haziranımız temmuzumuz öyle geçiyo. temmuzun başlarında yurda kaçtığımdan dolayı normalde bu saçma sapan havayı sadece mayıs ve haziran aylarında çekmek zorunda kalıyorum normalde ama bu sene oralar da öyle olduğuna göre kaçış yok gibi gibi.

evden haberler köşemizin bugünkü konukları eski ev arkadaşım ve yeni ev arkadaşım. öncelikle hoş geldiniz demek istiyorum onlara. 3 kız kalıyoruz evde, bir alman, bir alman, bir de freud şeklindeyiz. eskiden bi alman, bi avusturyalı bi de temel şeklindeydik, o avusturyalı gitti sonra. giderken çamaşır makinesini de götürdü. bu durum evde çeşitli isyanlara, karışıklıklara neden oldu. bi defa o çamaşır makinesi hepimizin, eve malolmuş bi makine, onu neden götürüyosun? hadi götürdün, bize paramızı neden geri vermiyosun şeklinde birtakım aymazlıklar ve anlaşmazlıklar oldu. makineyi öpt cnms kib diye kaçırırken "yeni ev arkadaşım size makine için para vericeeek-ceeeek-ceeek" diye yankılanıyordu sesi viyana sokaklarında. sonra onun yeni ev arkadaşı "alın şu 30ar euroyu siktirin gidin gerisi de beni bağlamaz aga" şeklindeki tavırlarıyla göz doldurunca olaylar boka sardı tabi. zalımsın eski ev arkadaşı, hayınsın eski ev arkadaşı şeklinde türküler yakar olduk. "30ar euro ne arkadaşım?" şeklindeki e-maillerimize cevap vermeyen bir adet eski ev arkadaşının yeni ev arkadaşı ve "ayyy beni karıştırmayın aranızda hallediiiğn" yapan bir adet eski ev arkadaşı günlerimize neşe kattı, sinir sahibi olduk. hep diyorum inanmıyosunuz, bu avusturlar çoğacaip insanlar. hayırsever bir vatandaş (alman vatandaşı) sağolsun bize kilerde duran kullanmadığı eski çamaşır makinesini hediye etti de bir nebze rahatladık şu an. o çamaşır makinesini kızlardan birinin çılgın 80'ler stayla kemerleriyle el arabasından bozma bi aygıta sabitleyip sokaklarda sürüye sürüye eve getirmemiz de ayrı bi olaydı.

şimdi evin yeni kadrosunu açıklıyorum:

sarı: yeni alman ev arkadaşımız. bikaç ay önce tanıştım, arkadaş olduk, bizim eve transfer oldu. hayatımda gördüğüm en sarışın insan, doğal platin sarısı saçları var. çok şeker. biraz deli, beni de etkiliyo, ders çalışırken evde acaip acaip sesler çıkartıyoruz. aniden gerilme huyu var ama çabuk sakinleşiyo. psikoloji öğrencisi, tetris oynamaktan hoşlanıyo.

kumral: isim bulamadım kendisine, saç renklerinden gidiyorum. 2 senedir beraber yaşadığım ev arkadaşım, bu eve aynı anda taşındık. çok şeker. bi şeye kızdığı zaman facebooktan bol göz kırpmalı mesajlar atıyo. sanırım agresyonu yumuşatmak için yapıyo ama "dolapta sütüm vardı kim bitirdi? kahve içicektim, süt kalmamış. biraz sinir bi durum ;))" diye bi mesaj gördüğüm zaman gözümün önüne gözü seyiren biri geliyo. süt nerde - sarıkız içti - sarıkız nerde - dağa kaçtı şeklinde vuku bulmuş olaylar meğer, sarıkız süt aldı olaylar tatlıya bağlandı. bu arada kumral arkadaşımız yazın istanbul'a bi dönemliğine erasmus yapmaya gidiyo, onun yerine bir dönem bize geçici ev arkadaşlığı yapan ispanyola gelicek. şurda azıcık bahsetmişim ispanyola'dan.

i am not your freud: esmer.


aşağıdaki yazıda bahsettiğim beni sinir eden arkadaşa hadisizeiygünneeer çekeli baya oluyo. geçtiğimiz haftalarda onun çalıştığı barda karşılaştığımızda (evden dışarı adımımı atabiliyodum o dönem, bu kadar çok dersim yoktu) "meraba cınımıniçi, 12de işim bitiyo, yanınıza gelirim takılırız" demesi, bahçe kısmından barın içine transfer olurken önce arkadaşımı sonra beni durdurup "gidiyo musunuz?! nereye gidiyosunuz?!" diyip içeri geçtiğimizi öğrenince rahatlaması, ardından saat 12yi geçince veda etmeden basıp gitmesi yerinde bir karar aldığımı bir kez daha doğrulamış oldu. "sizi bana sayıyla mı verdiler" adlı albümümün çıkış parçası olan "manyak yar" adlı eseri kendisine armağan ediyorum.

"i am not your freud! i am not your freud! çalışma masasına bekleniyorsunuz!" beni çağırıyolar anacım, duty is calling dedikleri şey bu olsa gerek. öperim.

Friday, April 29, 2011

isyanım var ulan

deniz: eğer "ps i love you" yüzünden evlenemezsem irish tourism board'a yediririm tüm afişleri
hesabını soralım
bize böyle böyle dediniz
burada herkes bir gerard dediniz
şu at suratlı karı bile kanser edecek gerard buluyor dediniz
i am not your freud: ahshshjsahjdjhjhsajhdjhas

deniz; çok sevdiğim, çok komik, çok tatlı, çok bisürü şey bi arkadaşım. blogunu yeterince kişi okumuyo bence. okuyunuz.

geçen ay deniz'le dublin'e gittik. iki irlanda manyağı olarak st patrick's day'i kutladık geçit töreni falan izledik. tabii bi kısım beklentilerimiz vardı irlandalı'lara tanışmak bavula koyup eve götürmek gibi, olmadı onlar. sokaklar amerikalı turistlerle doluydu. zaten bence irlanda'nın %50'si amerika'ya %40'ı avusturya'ya göç etmiş, %10u da memlekette kalmış ama fazla ayak altında dolaşmıyolar. o yüzden deniz'in hali hazırdaki bikaç ayriş arkadaşıyla takıldık. aralarından bi tanesiyle türkiye'de erasmus yaparken tanışmışlardı, onu doğal ortamında görmek ilginç oldu tabi. "kanka içmeye gidiyo muyuz ehere mehere" yapan erasmus ayriş gitmiş, "bir politikacının seçim kampanyasında görev alıyorum, saygın bir mesleğim var, sizi parlamentoya götüreyim de ortam görün, hadi yine iyisiniz keratalar, ama utandırmayın beni orda haa" modeli biri gelmişti. neyse parlamento gördük hakkaten de, irlanda'nın devlet bahçeli'si konuştu falan çok acaipti. bi de ben çok beğendim irlanda'yı, tekrar gitmek istiyorum. ama bu sefer sorucam irlandalı'lar nerde saklanıyosa orasına gidicem. dublin bitmiş aga. şaka lan şaka bitmemiş dublin candır.

blogumu az çok okuyosanız bilirsiniz; dönem dönem beni sinir edicek bi adamla tanışmazsam evrenin dengesi bozulur, matrix hata verir. işte gene öyle biri çıktı şimdi. bi öyle bi böyle davranmalarıyla hayatıma neşe (!) katıyo. hayatımda birinin olmamasından bana gına geldiği için de eeeh yeter be de diyemiyorum, bakalım dicem bi ara. zaten bundan cacık olmicanı biliyodum da iyi vakit geçiriyoruz beraber, çok eğleniyoruz, ohş yakışıklı da, takılalım bakalım kafasındaydım. ama bi oo bebişim yapması bi sallamaması dengemi bozdu. seninki ego da benimki lego mu? ben de kaçan kovalanırcılık oynuyorum şimdilik ama aslında gönlümden kafasına sert bi cisimle vurmak geçiyo. bi de süper giden ilişkileri olan 2 arkadaşım var onlar da ben böyle şeyler anlattıkça "ay ne güzel ya ne değişik şeyler yaşıyosun bizim hep aynı, aah ah bekarlık" falan yapıyolar. neresi değişik arkadaşım hep aynı model adamlar beni sinir sahibi yapıyolar diyorum anlatamıyorum. "the grass is always greener on the other side" demiş atalarımız.

sizleri "dublin sokakları ve st patrick's day geçit töreni" adlı fotoğrafla baş başa bırakıyorum, sevgili gönülsel pamuk şekerler.








Wednesday, February 23, 2011

şimdi böyleyken böyle

çok şahane iki tane ev arkadaşım var yerim onları ben. avusturya'daki 3. evimde nihayet mis gibi ev arkadaşları buldum. yalnız bi konuya parmak basmak istiyorum: şimdi bunlardan alman olanının bi erkek arkadaşı var resmen bizimle yaşıyo. akşam eve gelip de onu görmezsem noldu her şey yolunda mı diye soruyorum o derece - ki eğer olur da evde olmazsa zaten yolda oluyo, telaşa mahal vermiyoruz. bi de şöyle bi durum var ki bu ev arkadaşımla erkek arkadaşı devamlı romantik komedilerdeki gibi "kikikiki ayy hiç o konur mu yemeğe ay döküyosuuun hihi bi öpücük ver bakiyim" diye yemek yapıp akabinde de sevişiyolar. durum bu. şimdi iyi güzel de aç var tok var arkadaşım, insanın gözü kalıyo zaman zaman. o insan benim, cenifır. he diğer ev arkadaşımın bu konuda benzer hisleri var mı bilmiyorum, o yüzden kendi adıma konuşuyorum. hayır bişi diil çocuğun bi yerlerine zeval gelicek yazıktır gencecik çocuk, en parlak döneminde. çok göz var üzerlerinde bi kurşun şart bence.


burda ne zaman bi devlet memuruyla muhattap olmam gerekse -ki sık sık oluyo bu, hayatım bürokrasi- sinir sahibi oluyorum. avusturya'da devlet memurları mümkün mertebe gıcık olma, karşındakiyle dalga geçme, saçma sapan laf sokma gibi konularda özel eğitim alıyolar diye düşünüyorum. tamam dünyanın hiçbi yerinde neşeli ve arkadaş canlısı olmakla nam salmış çalışanlar diil kendileri biliyorum da ben böylesini görmedim yaa! cevabını vermek, bi yerinize bişey battıysa çıkarın öyle gelin ben beklerim demek istiyorum ama işimin halledilmesi bunların elinde olduğu için bi şey diyemiyorum malesef. polisleri öyle diil ama mesela, bi kere kimlik kontrolüne denk geldim kibarlardı... her ne kadar bin saat boyunca geçmişimi araştırsalar da. neyse bugün bi başvuruda bulunurken bi belgeyi yazdırmayı unutunca ve memure teyze alaylı alaylı "ben çıkartırım bilgisayardan ama bi dahaki sefere bi başvuru yaparken doğru düzgün okuyun orda yazanları. bakın ingilizce print this document yazmışlar. print demek yazdırmak demek. print this document diyosa o belgeyi yazdırıp getirmeniz gerekiyo, çünkü print yazdırmak demek, tamam mı?" diyince başvuru için getirdiğim 2398723 tane belge vasıtasıyla "beyle beyle mi yazdırıyoz?" diyerek kağıt kesiği içinde bırakmak istedim kendisini.


son olarak sizlere, evet evet sizlere, bugün taktığım şarkı ve videoyu göstertmek istiyorum. zaman zaman takarım ben öyle bi şarkıya, bütün gün dinlerim:




klipteki ufo gören masum köylünün "emrah koş ananı..." şeklinde salona dalması, çırpınarak "na bu kadar uzay gemisi indi tarlaya ekinler telef oldu" gibisinden bişiler demesi, bütün sülalenin "uzaylı var dediler geldik" diye ufoya hücum etmesi ve sonrasında yakalanan "bütün galaksi buna inansa" tandansı, uzaylıların teknolojik olarak bizden ileri olmalarına rağmen imajlarının 17. yy'da kalması falan bi yana, bu şarkıyı severim. çok nostaljik ve sevimli duygular uyandırır bende. he ben baba olsam o al yanaklı zırtapoza kız vermem, ayrı.

Thursday, January 27, 2011

under a blood red sky

evet nası oldu bilmiyorum ama o şurda bahsettiğim arkadaşıma sardırma dönemim sona erdi. tanıdıkça erör yönleri ağır bastı sanırım bi de farkettim ki hiç öyle bi niyet bi durum yok ortada. kendiliğinden geçti yani bi şekilde. blog yazarından şok açıklama: "kalbim boş"!

stajdan da çıktım oh pazartesi son defa gidip çocuklarla vedalaşıcam.

haftaya istanbul'a gidiyorum. gider gitmez kuaföre koşucam zira saçlarım kontrolden çıktı. bi yandan da kaç zamandır görmediğim ailemle ve arkadaşlarımla sevgi yumağı olucam diye seviniyorum.

üç senedir burda yaşıyorum ve galiba okul bitince dönmek istemiyorum ben. ya burda kalmak ya başka bi yere devam etmek istiyorum. iş imkanları el verdiğince tabii de...

doğum günümün yaklaştığı şu günlerde 30'a 3 kala bunalımı yaşıyorum, sevgili tereyağlı tost ekmekleri. 27 yaşına geldim hala iş güç sahibi olamadım, 27 yaşına geldim hala okuyorum vb çeşitli "27 yaşına geldim hala" cümlelerim oldu. buralara gelip uzatmalı eğitim olayına girmeseydim de çok aklımda kalıcaktı, biliyorum. insan naparsa yapsın bişilerden eksik kalıyo duygusu yaşıyo galiba.

satırlarıma burada son verirken büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden ısırırım. cörk diye.

Thursday, January 20, 2011

bitse de gitsek

uzun zamandır buraya bişeyler yazmıyorum. peki neden yazmıyorum? bunun çeşitli nedenlerini incelememiz gerekirse yazıcak bi şeyim yok ondan yazmıyorum. tağam mı?

staj işi içimi sıkmaya başladı, çıkacağımı ne zaman söylesem diye düşünüyorum. iş yeri ortamı ve beni sinirden çıldırtan 2 insan... empati yoksunu saygısız bi terapist ile agresyonunu gizlemeye çalışırken saçma sapan çıkışlar yapan ve düşüncesiz laflar eden bi öğretmen. genellikle bu lafların hedefi olan ve stajı bırakıcağmı söyleyince onlarla yapmak durumunda kalacağım konuşmayı düşünüp iyice sinirlenen ben... bunlarla meşgul kafam.

dün kafamı dağıtayım diye film izleyeyim dedim. the social network'ü izledim. sonra da the social network izlemek yerine yapabileceğiniz daha üretken ve eğlenceli aktiviteler listesi hazırladım:

-tırnak kesmek
-cips paketindeki cipsleri saymak
-klavye temizlemek
-olası bi uzaylı saldırısında izlenecek stratejileri belirlemek

öf öyle bayık bi film. izlemeyin. ödül de almasın ayrıca yeter.

golden globes'daki performansından sonra ricky gervais'e olan hayranlığım bi kat daha arttı. akşamları evde the office izleyip izleyip kıkırdayarak stres atıyorum.

sinirli bir değneğim olsa o değnekle iş yerindeki o iki kişiyi döverdim. o da sinirini atardı ben de.

pasif agresif bi insan olmaktan memnun diilim. en yakın zamanda aktif agresif bi insan olmak suretiyle ruh ve beden sağlığıma katkıda bulunmak istiyorum. her türlü yardıma açığım.